Mustafa Taviloğlu - Mudo A.Ş. Şirketler Grubu Kurucusu

Dünyada 'Vasatlara' Yer Yok
‘Benim yaptığım işlerin hiçbiri vasat olmadı, olamaz. Çünkü dünyada vasata yer olmadığını çok iyi biliyorum. Ne yaparsanız yapın vasat olmayın.’
Dile kolay geliyor; birkaç saniyede söyleyiveriyorsunuz: Mudo gelecek yıl 40 yaşını dolduruyor. O kadar kolay mı dersiniz? Belki de daha 7 yaşındayken ‘babasından para istememek, kendi ayakları üzerinde durmak’ isteyen bir çocuğun, inatla giriştiği hayat mücadelesinden başlamalı… Tezgahtarlık, simitçilik, balıkçılık vb. çeşit çeşit işlerde çalışan, mağazasını bile biriktirdiği paralarla açan bir çocuk… İşini hayatının merkezine alan, bakmanın değil, ‘görmenin’ önemine inanan, maç izlerken bile işi için ‘gören’, vasatlıktan ve her gün aynı şeyleri yapmaktan nefret eden, bu yüzden sürekli tıraş olmayı bile reddeden, ‘zaman kaybı’ olarak gören bir adam… Çalışılması zor biri olduğunu söyleyenlere ‘Ben zor değilim, hayat zor’ diye karşılık veren, düzgün çalışanı ise ‘sırtında taşıyacağını’ söyleyen bir patron. Mudo’nun 40 yıldır çağdaş bir mağaza olmasının, yenilikçiliğinin, öncülüğünün arkasındaki girişimcilik, yönetim anlayışı ve vizyon: Mustafa Taviloğlu.
Evet, o hala mağazalara gidiyor. Evet, raflardaki ürünleri düzeltiyor, çalışanlara akıl da veriyor. Ona göre, özellikle perakende sektöründe, başka türlü varolamazsınız. Mağazanın dışındayken, işin içinde olamazsınız. Ve çalışma felsefesini Mevlana’nın bir sözüyle özetliyor; ‘Düne ait ne varsa dünle beraber, bugün yeni şeyler söylemek lazım cancağızım.’ Taviloğlu, KobiFinans’a özel olarak, Mudo’yu, her gün daha da fazla hissettiği girişimcilik ruhunu, iş ve yönetim anlayışını, perakendecilik sektörünü ve başarı sırlarını anlattı.
Mudo, önümüzdeki yıl 40 yaşına basıyor. 40 yıl önce nasıl bir vizyonla perakende sektörüne yatırım yaptınız? Yoksa her şey tesadüften mi ibaret?
Doğrusu şu: Ben uzun dönemli plan yapan bir insan değilim. ‘Şu an bile gelecek için kapsamlı bir plan yapmıyorum’ dersem hiç de yalan olmaz. O yıllarda işe başlarken, bugünkü konumumu, Mudo’nun bu kadar iyi bir noktaya geleceğini, yaptığım işin böylesi bir devamlılığı olacağını vs. hiç hesaplamamıştım. Ama şöyle bir gerçek var: Ben yaptığım işi çok sevdim. İnsanı, insanla iletişim kurmayı, fark edilmeyi sevdim.
Fark edildikçe devam ettim, devam ettikçe iş kendi kendini büyüttü. Büyüdükçe etrafıma, dünyaya bakmaya başladım. Ve gördüm ki 2 tip iş var: Küçük ve büyük! Ben arada kalmıştım ve küçük olamazdım, olmadım da. Dolayısıyla büyümeye karar verdik.
Siz çalışmaya 7 yaşında başlamış; tezgahtarlık, balıkçılık, simitçilik vb. çeşit çeşit iş yapmışsınız. ‘Müteşebbislik ruhu’ genlerinizde mi vardı dersiniz?
Evet, vardı. Para kazanmayı seviyordum. Benim için para, özgürlük demekti. Birinden istemeden, istediğinizi yapmanızı sağlayan çok önemli bir araç… Bu çok önemli. Siz kendi paranızı kazanınca hayatınız da başka birinin kontrolünde olmuyor. Ben hayatım boyunca babamdan para istemedim, isteyemedim; kendim kazandım. Böyle bir mizacım var. Kendi kendime yetmeyi, kazanmayı ve harcamayı çok seviyorum. Benim için hayatta bundan daha büyük sermaye, zevk ve tatmin yok. Küçük yaşta harçlığımı çıkardım, sonra para biriktirip küçük bir sermayeyle dükkanımı açtım. Bir de işlerimde de her zaman en doğrusunu yapmayı amaç edindim. Doğrusunu yaptıkça da devamı geliyor. Bakın ben bir de hiç önüme bakmam; daha kimsenin ayakkabısını fark etmemişimdir. Hep ileriye, daha ileriye bakıyorum; bakmaya çalışıyorum.
Ama sizin sektörünüzde kimin ne giydiğini izliyor olmak önemli değil mi? İnsanları incelemez misiniz?
Ona uzaktan bakıyorsunuz. Yani ben izlediklerimi süzerek bütünseli görüyorum. Her zaman halk nereden yola çıkıyor ona baktım, doğruları orada buldum. Aslında bu işin önemli bir kısmı da sezgileriniz… İnsanların ne yapacağını sezgilerinizle anlayabiliyorsanız, o zaman doğru iş yapıyorsunuz demektir. Tabii bir de işi ‘öncü’ olarak yapmanız çok önemlidir. Bir kez başardığınız zaman gerisi de mutlaka gelir. ‘Esinlenmek’ de çok önemli. Bakın ‘taklitçilik’ demiyorum. Öylesi çok basit olur. Dünyada olup biteni izleyip, oradan bir sentez çıkarabilmek gerekiyor. İnsanı çalışırken yakalamalı. Kimden ve nasıl esinleneceksiniz? Dünyada her alanda ne tür gelişmeler oluyor, yaşam nereye gidiyor, insanlar neler yapıyorlar, nasıl bir değişim yaşıyorlar, hayattan ne bekliyorlar… İşte bunları izleyecek ve göreceksiniz.
Peki bu özelliğe sahip miyiz? Anlattıklarınızın önemli bir bölümü ‘vizyon’ ile ilgili çünkü…
Olmalı… Yoksa da kazanmalıyız. Bakın 15 yıl önce Fransa’daydım. Yeni bir işe başlıyorduk. Fransız bir dostum şöyle dedi; ‘Bana –bıyık dışında- bir Türk özelliği söyle.’ Yanıtı çok çabuk söyledim: Birincisi ‘Ne içersiniz’ sorusu. Onlarda böyle bir özellik hiç yoktur. İnanın en az 7-8 kez iş görüşmesine gittim, hiçbir zaman bir şey ikram etmediler. Bir gün su içecek oldum, musluğu gösterdiler bana. Böyle bir millet… Türklerin ikinci önemli özelliği -şimdi öyle değiliz, değişiyoruz- birinin yaptığını yapmak. Anlayın/anlamayın, bilin/bilmeyin hiç fark etmiyor. Bir kere aynısını yapıyorsanız battınız. Döviz büroları, kasetçiler, simit sarayları… Daha benzer neler neler var… İnsanların kolayına geliyordu. Ama yollar kesiştiği zaman müteşebbislik ortaya çıkıyor, çıkmak zorunda.
Peki biraz önce farklı bakmaktan ve esinlenmekten söz ettiniz. Bu nasıl olacak?
Caddelerde insanlara bakacaksınız. Sinemaya gideceksiniz. Yürüyecek, kahvede oturacak, maça gidecek, at yarışını takip edeceksiniz. Aslında bakmak değil ‘görmek’ önemli. Zaten derinleşemiyorsanız işi yakalayamazsınız.
Bu güne kadar yaptığınız yatırımlarda hep doğru kararları verdiğinizi gördük. Peki hiç yanıldığınız oldu mu?
Yanıldım. Antikacıların çok önemli bir lafı vardır; ben de çok kullanırım. ‘Çok bilen çok yanılır’ deyimine karşı çıkarlar; ‘Çok bilen az yanılır’ derler. Dünyada yanılmayan yoktur, herkesin başına gelir. Benim yaptığım işlerin hiçbiri vasat olmadı, olamaz. Çünkü dünyada vasata yer olmadığını çok iyi biliyorum. Ne yaparsanız yapın vasat olmayın. Ama ben de yanıldım, çok yanlış işler yaptım. Örneğin yanlış yerde dükkan açtım. Nişantaşı Rumeli Caddesi’nde caddenin akışının ters yönünde yer alan 8 katlı bina yaptık. Sonra Türkiye’ye çok avantgarde işler de getirdim. Amerika’nın 1 numaralı restoranının şubesini açtım. Orada yalnızca 4 şubesi vardı ve günde yaklaşık 150.000 dolar ciro yapıyorlardı. Ama milyon dolar’lar kaybettik. Neden?
Türkiye için erkendi. Dünyanın en iyi ekmeklerini getirdim, ama o ekmekleri yapacak fırın yoktu. Dünyaca ünlü ustaları da ilk kez ben getirdim. Malzemenin en iyisini kullandım. Kahve dükkanı açtım. Battık. çünkü kahve için de erkendi, alışkanlık yoktu. Şimdikiler ise nasıl iş yapıyor…
Peki Türkiye, söylediğiniz gibi bakmasını değil, görmesini bilenler için, hala bir fırsatlar ülkesi mi?
Kesinlikle, hala çok bakir. Çoğu şehrimiz dünya standartlarının altında. Yapılacak çok iş var. Bana ‘Niye Kazakistan’a gitmiyorsun’ diyorlar. Tamam, gideceğim ama daha Türkiye’de yapılacak çok iş var. Muazzam bir potansiyel… Memleketimiz çok güzel,tabiat çok güzel, insanımız çok güzel… Burada yeni bir düzen kuruluyor. Yakın geçmişe kadar faizler yüzünden milletimizin anası ağladı. Doğru işler çok yapılamadığı için kaç kez dibe vurduk. Tabii dibe vururken enflasyon bazı insanların girdilerinde büyük faydalar sağlıyordu. Rantiyelerde parası olanlar çok iyi kazandılar. Şimdi onlar bitti. Dengeler oturuyor, standart geliyor. Bundan sonra Türkiye’de iş yapmak, çok ama çok daha zor. Niye zor? Eskisi gibi maaşların artacağı yok, enflasyon yok, paradan para kazanmak yok, dövizden para kazanmak yok. Şimdi hüneri olana iş var.
Perakende sektöründe başarılı olmak için nasıl bir stratejiyle çalışmak lazım?
Bir kere ‘farklı’ olacaksınız. Daima işin içinde olacaksınız. Sağlam, işin içinde yetişmiş bir kadronuz olacak. Mudo’nun içinde yetişmiş bir kadrom olmasaydı ne olurdu, bilmiyorum.
Ekibinizde dışarıdan pek kimse yok değil mi?
Hayır. Biri gelip bizi kurtaracak diye 10 yıl kaybettik ama olmadı. Tecrübeli ve eski arkadaşlarımızla temel oluşturduk. O temelin üstüne, yetkinliklerimizi ekleyip yol almaya başladık. Aramıza yeni katılan arkadaşlara diyoruz ki; ‘Sen hangi yetkinliklere sahipsin? Hayatında işin her şeyden önce geliyor mu? Hayatta nelerimiz var: Sağlık, aile, sosyal yaşam, iş. En önce işiniz geliyorsa aramıza katılabilirsiniz.
Biraz katı bir kural değil mi?
Benim eşim günde 5 kez telefon açar, evde yapılan yemekleri sayar, çağırır vs. Ben her zaman gidebiliyor muyum? Yalnızca işe bakarım. Millet olarak biz kendimizi sıkıştıramıyoruz. Mutlaka saydığım dört şey bir arada olacak. Aynı anda 2 işi yapamıyorlar. Az çalışılan yerde bir işi 3 kişi yapar. Ben böyle insanlar aramıyorum, uzak dursunlar. Sonra bizim sektörümüzün başka bir özelliği daha var: Her gün yeni bir şey söylemeniz lazım, bugün söylediğinizi yarın yapmanız lazım. Mevlana ne diyor? ‘Düne ait ne varsa dünle beraber, bugün yeni şeyler söylemek lazım cancağızım.’ Çok önemli, müthiş bir laf bu. Bizim felsefemiz bu. Bir de biz ‘bilenle’ çalışamayız. ‘Ben biliyorum’ diyen bir insanla konuşmayız. Çünkü biz öğrenenler ekibiyiz.
Sektörünüzde bu şekilde mi çalışmak lazım?
Bu işi öyle uzaktan kumandayla yürütemezsiniz. Aslında her iş öyle değil mi? Bir arkadaşım benim vitrine girip çalışmama kızıyordu. Sonra bir gün gelip özür diledi, hata yaptığını söyledi. Armani’yi de vitrinde görmüş. O defilede manken podyuma çıkmadan önce son dokunuşu yapar… Beni 10 yıl dışarı attılar, iş duman oldu. Bilmeyenleri işe aldılar; bilmeyenler diğer bilmeyenleri aldı. Benim depocu arkadaşlarım sayesinde bu müessese ayakta kaldı. Yetkinliklerin olacak, işi yaşayacaksın. Bu işin esasında yaşamından önce işi gelen insanlar var. İnsanı seveceksin. Sezgili, duygusal olacaksın. Bu gün ne yaptığın önemli değil, yarın önemli. Yarın ne olacağını bilmiyorsan bu sektörde yaşayamazsın. Örneğin biz bir dahaki kış ne satacağız, bunu konuşuyoruz, buna mecburuz. Nereden, nasıl, kaç liradan gelecek? Sonra herkesin yaptığını yapmak da doğru değil, farklı olacaksın. Bunu başarabilmek için de düşünmek lazım, görmek lazım. Herkesin bildikleri ile olmaz. Farkı nereden bulacaksın? Durduğun yerde olmaz ki… Ayağın devamlı gazda olacak, çekmeyeceksin.
KOBİ’ler için de aynı şey geçerli mi?
Kesinlikle… Müşteri ön planda olacak, onu kandırmayacak, parayı düşünmeyecek. Gelen memnun olacak. Benim lokantam olsa inanın 1 aydan önce yer bulamazsınız. Çünkü ben orada insanları yüzde 100 memnun ederim. Memnun olmadı mı? Parasını iade ederim. Hatta üste para da veririm. Müşteri çok önemli. İnsan çok kırılgandır, unutmayın.
'Her Gün Aynı Şeyleri Yapmayı Hiç Sevmem'
Sizin hiç emeklilik planınız yok mudur? Tekneyle dünyaya açılmak, bahçeyle uğraşmak vs. gibi…
Olmaz olur mu, tabii ki var. Mudo’dan bana bir maaş versinler; dünyayı dolaşayım onlara yeni bir şeyler getireyim… Yalnızca ‘laf söyleyecek’ durumda olayım. Bir söylediğimi bir kez daha söylemediğim zamanlar olsun. Aynı şeyleri tekrar tekrar yapmayayım. Ben her gün ayrı şeyleri yapmaktan hiç hoşlanmam. Son 5-6 yıldır tıraş olmuyorum. Çünkü zulüm gibi geliyor, gereksiz yere zamanımı alıyor. 10 yıl boyunca her gün beyaz tişört giydim. Çünkü giyinmek vs. de zaman alan şeyler. Ben Rahmi Bey’i (Koç) çok takdir ediyorum. Allah bana da böyle günler nasip etsin. Ben de tekne yapıyorum, dünyayı dolaşanlardan biri olacağım inşallah.
'Raf Düzeltmeden Duramam'
Sürekli mağazaları dolaşıyorsunuz. Sizi bazen raflardaki ürünleri düzeltirken görüyoruz. Neden patron olarak işlerin bu kadar içindesiniz?
Evet, doğrudur, giderim. Bir yerde örnek olacak birisi, birileri lazım. Bizim mağazanın dışındayken işin içinde olmamamız gibi bir durum olamaz. Ama bunun böyle devamlılık gösterdiğini söylüyorsanız; o da olamaz. Karadeniz’de bir laf vardır; ‘Bir kışta kaç yere gideceksiniz’ derler. Benim mağaza sayım 30’un üzerinde. Daha az bile olsa her gün gitsem hepsine yetişmem mümkün değil. Ama gittiğim yerde bir şeyi düzeltmeden duramam çünkü oradan geldim. Üstelik benim görevim kusur aramak ve bulmak. Bunu da arkadaşlar biliyor zaten. Toplasan 10 dakika kalıyorum. O süre içinde de eğri gördüğüm bir şey varsa onu düzeltmeden çıkmam.
'Hayat Kolay mı ki, Ben de Kolay Olayım?'
‘Mustafa Taviloğlu ile çalışmak çok zordur’ diyorlar. Gerçekten öyle misiniz?
Doğrudur; ama niye biliyor musunuz? Aslında ben zor değilim; hayat zor. Kolay mı? Yanımdaki mağazada dünyanın en büyük İspanyol markaları var, hükümetlerinden destek görüyor, milyarlarca dolar ciro yapıyorlar. İçerisi futbol sahası gibi… Ben burada faizlerle, ekonomik istikrarsızlıklarla vs. boğuşuyor, onlarla yarışmaya çalışıyorum. Rekabet etmek için de her gün farklı bir şey yapmak zorundayım. Hayat kolay mı ki ben de kolay olayım?
İşini doğru yapan insana da çok iyi davranıyormuşsunuz…
Öyle adamı sırtımda taşırım. İşini iyi yapmıyorsa söylerim. Anlamazsa elimden geldiği kadar tekrar tekrar söylerim. Bir yerde buluşuruz. Ama buluşamazsak yolları ayırırız.
Kaynak: KobiFinans Dergisi 5. Sayı