Canan ÖZDEMİR - The House Cafe Ortağı

Kobi Finans Dergisi:

Canan Özdemir

"Şansa Değil Çalışmaya İnanıyorum"

“Başarılı girişimci ne istediğini bilen, yaratıcı, iddialı ve hedefine ulaşmak için her türlü radikal kararı alabilen kişidir.”

“Bir şeyleri doğru yapıyorsanız ve müşteriye sürekli iyi bir servis veriyorsanız, başarı peşi sıra gelecektir ve bu sizin doğru yolunuzdur."

‘İşimde çok başarılıyım ama kendi işimde bu kadar titiz ve çalışkan olursam, harikalar yaratmamam için hiçbir neden yok’ diye düşündüm.

“Bazı insanlar yaşananları şansla açıklamaya eğilimlidirler ama ben olaylarda şanstan çok çalışmanın belirleyiciliğine inananlardanım. İnsan şansını kendi yaratır.”

“Bazı insanlar yaşananları şansla açıklamaya eğilimlidir ama ben olaylarda şanstan çok çalışmanın belirleyiciliğine inananlardanım. Şansı insan kendisi yaratır” diye özetliyor Canan Özdemir kendi formülünü… Zihninin bir köşesinde sürekli duran restoran işletmeciliğini yapabilmek için işini bir kenara bıraktırıp, onu London School of Ekonomics’de eğitim programlarına katılmaya yönelten, sonrasında küçük bir kafeye ortak olarak, o ana kadarki kariyerine nokta koydurtan da hep bu bakış açısı olmuş. Ama Özdemir, hedeflediği işi yapmak için yaptığı tercihlerinde hep haklı çıkmış ve başarılı olmuş. Onun kafeye ortaklıkla başlayan yeni hayat dönemi, sonunda The House Cafe zincirinin ve farklı gayrimenkul yatırımlarının temeli olmuş. Girişimci bir ruha ve fırsatları görme gücüne sahip olan ortaklar, İstanbul/Taksim/Tünel’de birkaç bina aldıktan sonra ‘Bunları ne yapacağız’ diye düşünürken, o günlerde Türkiye’ye çok turist geldiğini fark ediyor. Daha da önemlisi çok sayıda yabancı şirket olduğunu… Bu noktadan hareketle "alternatif konaklama konsepti" yaratmaya karar vererek yeni bir proje geliştiriyorlar. Öncelikle finansal bir model geliştirerek sorunlu binaları restore ettikten sonra apart otele çeviriyorlar. Şimdiye kadar 4 bina ve toplam 35 daireleri bulunuyor. 2 yıl içinde 200 daireye ulaşılması hedefleniyor.

Biz yine kafe zincirine dönecek olursak… Grup, 6 yıl gibi kısa bir sürede 25 milyon YTL cirolu, İstanbul’un birçok semtinde şubesi olan, Avrupa’da şubeleşmeyi hedefleyen, yatırımcıların kapısını aşındırdığı, mekanlarında yarattığı kendine hasa atmosferleriyle özel bir marka yarattı.

Özdemir, ortaklarıyla birlikte yarattığı bu başarı öyküsünü KobiFinans’a anlattı.

The House Cafe’den önce nasıl bir hayatınız vardı?

Ben İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat bölümünden mezun olduktan sonra, bir finansal danışmanlık şirketinde çalışmaya başladım. Bu şirketteki 5 yıllık kariyerim sırasında, hep kendi girişimimi yapmak istiyordum. Her zaman, kendi kendime “Restoran işletmeciliği ya da pazarlama alanında nasıl bir iş yapabilirim” diye soruyordum… Bunun için işten ayrılıp London School of Ekonomics’de pazarlama alanında bir sertifika programına katıldım. Sonra döndüm, çünkü orada düşündüklerim için uygun bir sonuç alamamıştım. Eski işimden tekrar teklif geldi, kabul etim; bir yıl daha çalıştım. O dönemde, şu anki ortaklarımdan Ramazan Üren, iki ortağıyla birlikte Nişantaşı’nda bir kafe açmıştı. Bu kafe aslında bir çiçekçi dükkânıydı ve çok fazla kira ödeniyordu. Onlar da ‘Ön odaya bir kahve makinesi koyalım, kurabiye ile birlikte satalım, hem kirayı çıkarırız hem de hoşumuza giden bir mekan yaratmış oluruz’ diye düşünerek böyle bir girişim yapmışlardı. Ben aralarına 6 ay sonra katıldım. Ortaklarıyla bazı noktalarda anlaşamayan Ramazan Bey, onlardan ayrıldı ve bana; ‘Sen kendi işini yapmak istiyordun. Şimdi kafeye katılır mısın?” dedi.

Büyük bir yatırım şirketindeki önemli bir pozisyonu bırakıp, küçük bir kafe ortaklığına geçmek kolay bir karar olmasa gerek…

Tabi ki. Sonuçta ben katıldığımda çok sınırlı sayıda menüsü olan küçük bir yerdi. Bu yüzden de teklifi aldığımda çok düşündüm. Bir taraftan kendi işimi yapma isteğim vardı ama bir taraftan da çalıştığım şirkette yöneticilik gibi önemli pozisyonum vardı, iyi bir kariyer yapmıştım. Kendimce bir orta yol buldum başlangıç için ve ‘İkisini de aynı anda sürdürebilirim’ diyerek teklifi kabul ettim. Ayrılanların yüzde 50 hissesini ben aldım ve ortak oldum. Ama tabii bu tercih benim için oldukça yorucu bir süreci başlatmış oldu. Cumartesi-pazar günleri, ya da öğle tatillerinde fırsat buldukça kafenin küçük mutfağına giriyor, şimdi gördüğünüz havuçlu kekleri, brownileri yapıyor, sonra işime gidiyordum. Giderken işyerimdeki arkadaşlarıma burada yaptıklarımdan götürüyordum. İş arkadaşlarım; ‘Burada iyi bir kariyerin var, neden bu işe girdin?’ diyorlardı. Bir süre sonra radikal bir karar vermek zorunda kaldım. ‘Evet, işimde çok başarılıyım ama ortak olduğum işte de bu kadar titiz ve çalışkan olursam, kendi işimde de harikalar yaratmamam için hiçbir neden yok’ diye düşündüm. Nitekim orayı bıraktım ve devam kararı aldım.

The House Cafe’deki başarınızın sırrı neydi?

Her zaman çalışkanlık ve girişimcilik ruhunu işime yansıttım. Kendime hep; ‘Nasıl büyürüz, ciromuzu nasıl artırabiliriz’ sorularını sordum. İlk günlerde yasal nedenlerden dolayı bahçeyi açamıyorduk; öncelikle bu konuyla ilgilendim. Sorunu çözdük, menüyü hemen büyüttük. Menünün değişmesi ve büyümesiyle insanların güvenilirliği arttı. Gerçek bir kafe-restoran havası yarattık. Köklü bir şirketten gelmenin bana kazandırdığı bir alışkanlığa sahiptim ve bu alışkanlıkla muhasebeyi dışarıdan hizmet alarak yürütmek yerine hemen kendi içimize alma seçeneğine yöneldim. Bünyemizde bir departman oluşturduk. Daha sonra biraz daha büyüyelim diye düşünerek Tünel’de (Taksim-İstanbul) bir yer bulduk. Bu önemli bir stratejik karardı.

The House Cafe’yi de zincir olmaya götüren süreç de böylece başlamış oldu galiba?

Evet. Tabii, ama bu sırada karşımıza şu soru çıktı: “Tamam iyi gidiyoruz ve bir yer daha açıyoruz. Ama burayı da The House Cafe olarak mı yoksa yoksa başka bir isimle mi kuralım?” Çünkü ‘The House Cafe olarak devam edersek, standartlarımızı koruyabilir miyiz?’ kaygısı vardı. Eğer bunu başaramazsak oluşturduğumuz güzel markaya gölge düşebilirdi. Ama bu riski göze aldık. Arkasından Ortaköy ve Caddebostan şubelerimiz açıldı. 3-4 yıl gibi bir sürede çok büyüdük. Özellikle Ortaköy’ün açılmasıyla çok büyük ivme yakaladık. Büyürken çok çalıştık; kurumsallaştık. Bu süreçte 3’üncü ortağımız, Ferit Baltacıoğlu da aramıza katıldı. O da girişimcilik yönü son derece güçlü bir kişilik… Bugün yeni yatırımlarımızı o yönetiyor. Sonuç olarak, şirketimizin cirosu 500.000 YTL’den 25 milyon YTL’ye ulaştı.

Ortakların her birinin farklı bir formasyonunun olduğu görülüyor. Bu süreç içerisinde ortaklar arası iş bölümü ve ahenk nasıldı?

Farklı birikimlere ve kişiliklere sahip kişilerin bir araya gelmesinin önemi büyük… Benim geçmişimde ticaret yoktu. Ama güçlü bir kurumsal yapısı olan, büyük bir Amerikan şirketinde 5 yıl çalıştım. Bu tecrübe benim için, kurumsal bir şirketi yönetmek konusunda çok ciddi kazanımdı. Şu an operasyonu ve insan kaynaklarını tamamen ben yürütüyorum. İlk ortağım Ramazan Bey de bana çok yardımcı oluyor. Kendisi eski bir grafik tasarımcısıdır. Ferit Bey ise makine mühendisidir. Londra’da 10 yıl yaşadıktan sonra Türkiye’de bir tekstil şirketi kurmuş, bu işi de devam ediyor. Onun ticaret hayatından gelmesinin yarattığı değer de çok önemli… Dolayısıyla ortaklar olarak birbirini tamamlayan, sinerji yaratan çok güzel bir kombinasyon oluşturduk. Başarımızın temelinde yatan en önemli sebeplerden biri budur.

Profesyonel geçmişleriniz iş tanımlarınızı yarattı…

Evet. Herkes nerede daha iyiydiyse kendiliğinden, o yönde bir görev almış oldu. Bu ortaklık herkese kendi kişisel gelişimleri için de önemli şeyler kattı. Örneğin ben kendi açımdan daha sabırlı, daha dinleyebilen bir insan olmayı öğrendiğimi söyleyebilirim. Önceden daha tedirgin, panikleyen biriydim. Şimdi çok rahat bir insanım. Tabii ki bunlar işin, ortaklarımın verdiği özgüven ve başarımızla oluştu.

The House Cafe’ye başarıyı getiren süreçte birçok farklılık var. Örneğin her şubesinin kendine özgü bir atmosferi var. Bu farkın temelinde yatan düşünce nedir?

Gerçekten de şubeleşme anlayışımızda önemli bir yaklaşım farkımız var. Çünkü biz zincir olalım derken, ‘Her gittiğimiz yerde her şey aynı olacak’ gibi bir konsept belirlemedik. Farklılıklar yaratıp müşterimizi açtığımız her yeni şubede şaşırtmak istedik. Teşvikiye’nin farklı bir dokusu ve müşteri karakteri vardır. Tünel’in de dokusu farklıdır, tarihi özelliği güçlüdür. Ortaköy’de ise deniz öne çıkar. ‘Bu özellikleri tasarıma nasıl yansıtırız’ diye düşündük. Dolayısıyla belli başlı şeyler aynı kalmak şartıyla her şube için, bulunduğu bölgeye göre farklı bir atmosfer yaratmayı hedefledik. Menülerde farklılaştırma yolunu tercih etmedik. Yalnızca 2 yıl önce Ortaköy’de deniz ürünlerini biraz arttırmıştık. Ama şimdi tüm menüleri aynı yapıyoruz. Her mekanımızda, belirli unsurların aynı kalması şartıyla görsel unsurlarda değişikliklere gittik. İşte bu yüzden artık müşterimiz; ‘Sabah Tünel’de kahvaltı etmeyi seviyorum ama akşam Ortaköy’de yemek yemeye bayılıyorum. Öğlen ise ofisim Teşvikiye’ye yakın olduğu için oranın da bahçesini seviyorum” diyor. Bunu sağladık. Açacağımız her yeni şubede bunları planlıyor ve yapıyoruz. Çünkü içeri girdiğinizde size The House Cafe’de olduğunuzu hissettirmek, mekanın ve ambiyansın verdiği farklı huzurla, ama aynı kalitede yemek yemenizi sağlamak istiyoruz. Böylece müşterimize sosyal kaçış deneyimi yaratmaya çalışıyoruz.

Bu arada reklam, tanıtım vb. çalışmalar yapmıyorsunuz?

İnsanlar bize ‘Hiç reklam vermeden nasıl oluyor?’ diye soruyor. Bizim her zaman üzerinde durduğumuz bir düşüncemiz var: Evet, reklam şirketlerin satışlarını artırabilir. Ama biz çok iyi bildiğimiz yiyecek içecek sektöründe reklamın getireceği başarının geçici olduğunu düşünüyoruz. Eğer işinizi doğru yapıyorsanız, zamanla takdir kazanıyorsunuz. Bakın örneğin Tünel şubemizi açtığımızda bir yıl pek iş yapamadık ama o süre içerisinde reklam da vermedik. ‘Biz bu mekana inanıyoruz ve uzun soluklu düşünüyoruz’ diye düşündük. Şu an cirosu o dönemki cirosunun 4 katına çıktı. Bir şeyleri doğru yapıyorsanız, doğru yaptığınıza inanıyorsanız ve müşteriye sürekli iyi bir servis veriyorsanız, onu o mekana bağlayabilme yollarını bulduysanız, başarı peşi sıra gelecektir ve bu sizin doğru yolunuzdur. Biz yalnızca bizimle röportaj yapmak isteyenlere teşekkür ediyor, bizi tanımak, haber yapmak isteyenlerle görüşüp kendimizi anlatıyoruz. The House Cafe’de en önemli amacımız; yapılanmamızın temelindeki ruhu yani o ilk havayı kaybetmemek, bizi biz yapan tarzı, amatör ruhumuzu korumaktır. Kendimizi böyle ortaya koyuyor, markamızı bu şekilde geliştirip yaygınlaştırıyoruz.

Bugün artık sektörde önemli bir markasınız. Bunun getirdiği zorluklar da olmalı?

Kesinlikle. Çünkü geri planda çok büyük bir organizasyon söz konusu. Menüler hazırlanıyor, elemanlar seçiliyor, elemanların eğitimleri sürekli yenileniyor, ofisin yönetimi, satın almalar sürüyor, yeni yatırımlar planlanıyor… Bütün bu detaylar tabii ki çok ciddi bir yük getiriyor. Bu sektör gerçekten çok seçici ve feedbackları oldukça keskin. Bir yıl içerisinde 365 günün 364 günü iyi yemek çıkarıp bir gün kötü yemek çıkardığınızda geri dönüşü çok net ve sert oluyor. Hemen geri gitmiş oluyorsunuz. İnsanlar bir restoranda yedikleri iyi bir yemeği 10 kişiye, kötü bir yemeği 50 kişiye anlatıyor. Yani kötü haber çok hızlı, iyi haberse yavaş yayılıyor. Dolayısıyla hata yapma şansınız yok. Standartlarını oluşturmak ve bu standartları büyük bir dikkat ve özenle korumanız gerekiyor.

Peki The Hause Cafe’nin önümüzdeki dönemde hedefleri neler? Yeni şubeler açacak mısınız?

Bizim fiyat politikamız ne ucuz ne pahalıdır, belirli bir hedef kitlemiz var. Bu konseptle İstanbul’da olabileceğimiz yerlerdeyiz. Yeniler bunu tamamlayacak. Şu an Ankara da bir franchising veriyoruz. Artık bundan sonra özellikle 2009 itibariyle hedefimiz yurtdışına yönelmek.

Son dönemde sizleri yeni bir yatırım alanında, görüyoruz. Aldığınız binaları restore ederek apart otel yapma projesini hayata geçirdiniz. Bu nereden aklınıza geldi?

Biz Tünel’de birkaç bina aldık. Bunları ne yapacağımızı düşündük. Sonra o günlerde Türkiye’ye çok turist geldiğini fark ettik. Daha da önemlisi artık Türkiye’de çok sayıda yabancı şirket var. Bu noktadan hareketle “alternatif konaklama konsepti” yaratmaya karar verdik ve proje gelişti. Öncelikle finansal bir model geliştirerek sorunlu binaları restore ettikten sonra apart otele çevirdik. Otel işletmesinden elde ettiğimiz gelir ile kredilerini ödüyoruz. Ve kar da ediyoruz.

Bu alandaki hedefleriniz neler?

Güzel bir iş imkanı yakaladığımızı söyleyebilirim. Kesinlikle çok büyük bir potansiyel söz konusu... Şimdiye kadar 4 binamız oldu, toplam 35 dairemiz var. 2 yıl içinde 200 daireye ulaşmayı hedefliyoruz.

Riskler, yorgunluklar ve başarıyla örülü bütün bu yıllardan sonra geriye dönüp baktığınızda neler görüyorsunuz?

The Hause Cafe’ye geçiş yaparken, Ailem ve iş arkadaşlarım“Bu kariyeri bırakıp, restorancı mı olacaksın?’ demişti. Ama şimdi hiç öyle düşünmüyor, gurur duyuyorlar. İşyerimden de aynı yaklaşım gelmişti… 4 yıl sonra, geldiğim bu noktada eski iş arkadaşlarımın yönetici olarak çalıştığı uluslararası yatırım firmalarıyla aynı masada oturup ortaklık pazarlığı yaptım. Bu çok güzel bir şey. İnsanların hedefler koyup onları başarması harika! Ama bu yalnızca inançla olmuyor. Bazı insanlar yaşananları şansla açıklamaya eğilimlidirler ama ben olaylarda şanstan çok çalışmanın belirleyiciliğine inananlardanım. Şansı insan kendisi yaratır. Ben değişikliği çok seven bir insanım sürekli yenilikler peşinde koşarım. Örneğin kafede bahçede otururken bile ‘O çiçeği artık değiştirelim, bak oraların boyası çıkmış yine boyayalım, menümüze artık yeni şeyler katalım, insanlara artık yeni şeyler yapalım’ diye düşünürüm. Biz niye bu kadar başarılı olduk? Bu sorunu cevabı aslında çok basit bence… Çünkü müşterimize her gün yeni bir şey vermek peşindeyiz. Müşterimiz de bunu görüyor ve geliyor. Hayatınızda değişik bir şeyler yapmak istiyorsanız, değişik bir şeyler bekliyorsanız siz de öncelikle bunu yapmalısınız.