Bünyamin SÜRMELİ - CNN Türk Meteoroloji Uzmanı

Kobi Finans Dergisi:

 Bünyemin Sürmeli

“Günde 18 Saat Hava ile Yaşıyorum”

Hayatı ve günlük temposu bildiklerimizden ve gördüklerimizden biraz farklı geçiyor... Onun işi "hava"... Hepimizin ortak konusu ve merakı için çalışıyor desek, yanlış olmayacaktır. Hayatı pek de kolay olmasa gerek... Zira meteoroloji uzmanı Bünyamin Sürmeli, özellikle de TV ekranlarında hava tahmini ile özdeşleştiğinden beri, günün 18 saatini havayı izleyerek, araştırarak, tahminler yaparak, anlatarak geçiriyor.

Onun hayatını bir kenara koyarsak, son yıllarda küresel ısınma, iklim değişiklikleri vb. konular daha fazla konuşuluyor, Türkiye'de ve dünyada alışık olmadığımız, yeni bir "hava hali" yaşıyoruz. Konunun medyatik tarafı bir yana, Sürmeli ve meslektaşlarına olan ilgimiz de hayli arttı. Aslında belki de 'Bir bilim olarak meteorolojinin yeniden keşfi başladı' demek gerekiyor... Bu Sürmeli'ye göre, hepimiz için iyi bir gelişme... Çünkü hava demek, hayat demek... Havayı ve hayatı korumak için, tüketim alışkanlıklarımıza da bir ayna tutmak gerek...

Sürmeli ile kendi kariyerinden başladık, atmosfere ve iklime uzandık...

Türkiye'de meteoroloji denilince ilk akla gelen isimlerden birisiniz... Böyle bir kariyeri planlamış mıydınız yoksa tesadüf mü oldu?

Aslına bakarsanız, mesleğime çocukluktan gelen bir hayranlığım yoktu... Ben devlet lisesinde ve devlet üniversitesinde okudum. Dolayısıyla puanım hangi bölümleri tutuyorsa, biraz ona uymak zorunda kaldım. Ama, seçimlerimi, bulunduğum yeri, zevk aldığım, mutlu olduğum bir hayata çeviririm... O nedenle meteorolojinin de sevebileceğim yanlarını buldum... Meteoroloji, genel kanının aksine, çok geniş bir alan, yalnızca hava tahmininden oluşmuyor. Hidroloji var, temiz enerji var, hava tahminleri, modelleme ve bunun gibi birçok farklı konu var.

Günün birinde kariyerinizde böyle bir noktaya geleceğiniz aklınıza gelir miydi?

Üniversitede meslek dersleri 3'üncü sınıftan itibaren verilir. İlk 2 yıl ise temel mühendislik eğitimi üzerine kuruludur. Ben 2'nci sınıfın başında hava tahmini ile uğraşmaya başladım. Hatta Number One FM'de hava tahminlerini de sundum. Tasarlanmış bir kariyer değildi aslında... Ama aklımda hep böyle bir iş vardı. Tabii diğer yandan, meteoroloji kariyer planlamasını net olarak yapabileceğiniz bir alan da değil...

Sizden sonra, insanların bir meslek olarak meteorolojiye olan ilgileri de arttı...

Ben bunu yalnızca kendi şahsıma yormuyorum. Ama televizyonda meteorologların ön plana çıkması ve bu işin iyi yapılması ile ilgi de muhakkak ki biraz arttı. Aslında olması gereken de buydu. Bunun yanında ben, hayatımın hiçbir noktasında klasik bir "format insanı" olmadım, olmak da istemedim... İçinde bulunduğum koşulların gereklilikleri neyse onları yapmak gibi bir durumum olmadı. Normal hayatımda nasılsam, burada da öyleyim... Ekranda, sizinle ya da arkadaşlarımla konuştuğum gibi rahat ve doğal davranıyorum. Sunmaktan çok "anlatmayı" tercih ediyorum. O nedenle, şayet bir farklılığım varsa, o da muhtemelen, insanlara dokunmak, onların hayatının içine girebilmek. Sonuçta hepimiz bu hayatın içinde yaşıyoruz. Hava dediğimiz olaya, atmosfere, meteorolojik koşullara maruz kalmayan yok. Hepimizi etkiliyor, ben de ona bakıp, insanlara anlatmaya çalışıyorum.

Peki, tekrar kariyerinize dönersek, CNN Türk nasıl başladı?

Üniversite, 3'üncü sınıfın sonunda CNN Türk'te çalışmaya başladım. Number One FM'den ayrıldıktan bir yıl sonra, CNN Türk kurulmuştu. Bir meteorologa ihtiyaçları vardı. Medyadan beni tanıyanlar vardı, okula gelip beni buldular. Bende tabii o iştahla, zevkle kabul ettim. O noktadaki bir öğrenciyi düşünün, müthiş bir şeydi. Şimdi de öyle tabii ama o an için daha çarpıcıydı. Böyle başladım ve burada bir yıl kadar, işin hem editörlüğünü, hem prodüktörlüğünü yaptım. Mutfağında çalıştım. Tahminlerin oluşturulmasından montaja, bantın yayına teslim edilmesine kadar... Ve 1,5 yıl kadar sonra, ekranda insanların birini görmesi fikri oluştu. Ben de o dönem, hafta sonları haber bültenlerinin içerisinde hava durumunu veriyordum. Sonra bunu düzenli bir hale getirelim dedik. 2001'in sonlarına doğru, ekranda hava durumunu sunmaya başladım.

Sokaktaki insanlar sizi gördüklerinde ne yapıyor? Hava durumunu soruyorlar mı?

Dışarıdaki insanlar beni kendilerinden biri olarak görüyor, bu nedenle tepkileri de sıcak oluyor. Bana 'Bünyamin Bey' ya da 'Bünyamin Sürmeli' demiyorlar; 'Bünyamin' diye hitap ediyorlar. Samimiyet var. Evin içine girme, aileden biri olmak böyle bir şey galiba...

Peki, sizin hayatınız, bir gününüz ne kadar işle geçer? Sürekli havayı mı düşü-nürsünüz?

Bizim hava tahminlerini yaptığımız modellerimiz var. Bunu "sanal atmosfer" olarak adlandırabiliriz. Aynen simülasyon gibi düşünün, bire bir havayı taklit ediyor. Bu modeller zaman içinde yenilenir, biz de takip ederiz. Havanın değişimini buradan izleriz. Hava tahmininin başarısı, meteorolog kadar, kullandığınız modelin başarısı ile de alakalıdır. Tabii 1998'den beri bu işin içerisinde olunca; hangi modelin daha başarılı, ya da başarısız olduğunu yavaş yavaş görmeye başlıyorsunuz. Şu anda benim kullandığım 3-4 model var. Onları kontrol ediyoruz. Eğer bir değişim, bir farklılık varsa anında, radyodan ya da televizyondan yayma müdahale ederek, izleyicilerimize aktarmaya çalışıyoruz. Ben sabah 05:30'da uyanıyorum. Önce TV için çalışıyorum. Radyoda yayın 07:00'de başlıyor, sonra televizyon ile senkronize devam ediyor. Televizyon, bant kayıtları ve aynı zamanda telefon bağlantıları ile gidiyor. Öğlene doğru modelleri kontrol edip, bir değişim var mı diye bakıyoruz. Buna göre grafikleri de yeniden hazırlıyoruz. Stüdyoda çalışmamızda ise önceden hazırladığım metinlerle hava durumunu çekiyoruz, sonrasında onun seslendirmesi ve prodüktör arkadaşımızın montajlama süreci tamamlanıyor...

Hayli tempolu bir ajanda...

Biraz tempolu, evet. TV bittikten sonra tekrar radyo başlıyor, radyodan sonra TV... Akşam yayını bittikten sonra, 19:00 sularında işim tamamlanıyor. Bu kez TV ile ilgili telefon bağlantıları oluyor... Kısacası, 6 saat uykuyu çıkarırsak, günde 15 saat hava ile yaşıyorum.

Mesleki deformasyon da oluşuyordur mutlaka...

Evet, biraz öyle... Gece, gündüz, her zaman hava konusunda çalışıyorsunuz. Buna bir de ekstra çıkan sel, kar, sis gibi konuları da ekleyin. Sabah 05:00'te kontrol ediyorsunuz, gece 24.00'de tekrar ediyorsunuz. Böyle bir hayat... Hiç unutmuyorum, 2004'de kar yolları kapattığında ben 2 gün burada kalmıştım.

Evet, İstanbul 2004'de unutulmaz bir kar yağışı yaşadı... 1987'den o tarihe kadar görülmüş en şiddetli yağış olmuştu.

Biz o karı 5 gün öncesinden tahmin etmiştik. Ama kar patladığında, birçok kişi hazırlıksız bir şekilde sokaklarda yakalandı. Bir misübet bin nasihatten iyidir derler ya. O zamandan bu yana bir korku kaldı. Şimdi yere bir kar tanesi düşse, herkes işlerinden erken çıkmak, okula ya da işe gitmemek gibi düşünceler içerisine giriyor.

Peki, ilginç taleplerle karşılaşıyor musunuz? Örneğin, düğün günü ile ilgili hava durumunu soranlar vb. oluyor mu?

Var tabii... Her gün öyle mailler alıyorum. Örneğin Şubat ayında, Haziran ayının hava tahminini soranlar olabiliyor. Arayıp, bana ulaşamayıp, telefon numarası bırakıp, 'Beni arasın' diyenler de... Bir de çiftçiler çok arıyor. Örneğin Tokat'tan bir amca var, sürekli arar. Haftada ortalama bir kez konuşuruz. Gece sıcaklığını sorar, çünkü mahsul için don olayı çok önemli... Hava olaylarının dışında da arıyorlar; 'Oraya gelip sizi ziyaret etmek istiyorum', 'Dışarıda görüşebilir miyiz?' gibi talepler geliyor.

Biraz da havadan konuşalım... İklim değişiklikleri son dönemde herkesin ana konusu oldu... İklim gerçekten değişiyor mu?

İklimler zaten değişir, bu normaldir, hepimiz hissederiz. Depremler oluyor, bazı kara parçaları batıyor, onlar eriyip, yeni kayalar olarak yeryüzüne çıkıyor. Yani şunu biliyoruz ki, yer kabuğu sürekli yenileniyor. Aynen bunun gibi, atmosfer de sürekli değişiyor.

Olağan bir durumdan söz ediyoruz öyleyse?

Evet, kesinlikle... Nasıl ki dünyada yalnızca bir kıta varmış, parçalanarak ikiye, sonra dörde bölünmüş ve yeni kıtalar oluşmuş... Bir kısmı batmış, bir kısmı çıkmış. Dünyada, okyanusların altında bu hatlardan daha çok var. Yer altından yeni kayalar ve yeni topraklar çıkıyor. Diğer yerlerden de batıyor. Magma etkisi ile dünyanın yer kabuğu sürekli yenileniyor. Aksi halde dünya, bu kadar insana, bu kadar hizmet veremezdi. Aynen bu yenilenme gibi, atmosferde de sürekli bir değişim ve yer kabuğunun yenilenmesi ile senkronize olarak, verimli toprakların yer değiştirmesi gibi bir durum söz konusu. Peki, bir bölgenin topraklarının verimli olmasını hangi koşullar sağlar? O bölgenin deniz kıyısında olup olmaması, deniz suyunun sıcaklığı, bölgenin nem durumu ve o bölgeyi etkileyen basınç kuşakları... Örneğin, eğer bir yerde ormanlık alan varsa, orada ona uygun meteorolojik koşullar oluştuğu için vardır. 'Ormanlar yağmuru çeker' denir. Hayır; yağmurun olduğu yerde ağaç olur. O nedenle çok verimli toprakları biz şöyle değerlendiririz: Oradaki meteorolojik koşulların, iklim koşullarının uygun olması ile meydana gelmiştir. İklimler binlerce yıl boyunca hep değişti, bu devam edecek... Geçmişte soğuk dönemler, sıcak dönemler olmuş, mini buzul dönemler yaşanmış. Bundan 1000-1200 yıl önce de, yaklaşık şu anki meteorolojik koşulların olduğu, sıcaklık değerlerinin olduğu dönemler varmış... Sonuç olarak, dünyanın sistemi bu! İklimlerin değişmesi ile dünya üzerindeki verimli topraklar da yer değiştiriyor. Verimli topraklar, önümüzdeki dönemde muhtemelen, kuzey enlemlerine doğru çıkıyor olacak. Bu yüzden, biz yalnızca mevcut düzenin bozulması noktasında sıkıntı yaşıyoruz. Her yıl yeryüzüne düşen yağış miktarı da aynıdır. Bunun karşısında bazı yerlerde buharlaşma, bazı yerlerde yoğuşma meydana geliyor.

İstanbul 2-3 yıl önce susuzlukla mücadele ederken şimdi barajların kapakları açılıyor...

Söylediğim gibi, dünya toprakları, iklimlerin değişimine bağlı olarak farklı bölgelerde farklı verimli topraklar oluşturuyor. Hiç yerleşim alnının olmadığı yerler, bir süre sonra verimli topraklar haline gelebiliyor. Düşünün İstanbul'u... İstanbul'un iklimi iyice değişiyor, sahip olduğu hava koşulları şehrin kilometrelerce uzağına gidiyor. Siz şimdi bu şehri alıp oraya götürebilir misiniz? Bu nedenle biz bu sıkıntıları yaşıyoruz, yoksa verimli topraklar azalmıyor, yer değiştiriyor. Her dönemde dünyayı ve insanları besleyecek bitki, sebze, çıkıyor yerden. Ama biz ondan her zaman aynı oranda istifade edemiyoruz. Öte yandan, bugün Avrupa'da ve Amerika'da 1 kişi, Asya ve Afrika'da 5 kişinin tüketimine eş değer tüketim yapıyor. Yani bir dengesizlik de söz konusu. İşte buna bağlı olarak da, dünyada bir kaos hali oluşuyor. Hep 'Atmosferi mahvettik' diyoruz ya... Hayır, biz atmosfere bir şey yapamayız, o bize yapar. Yaptıklarımızdan dolayı biz zarar görüyoruz. Dünya çok genç, atmosferde sıkıntı yok. Gök gürlemesi ya da şimşek çakması da atmosfere bir zarar vermiyor, hatta toprak için faydalı. Çünkü toprağı azotluyor, doğal bir gübreleme oluşuyor.

Peki, biz bu sisteme nasıl bir etki yapıyoruz?

Biz bu meydana gelen gelişimi, değişimi hızlandırıyoruz ya da dengesini bozuyoruz. Ama o bildiği yolda gitmeye devam ediyor. Biz, hiç fosil yakıt tüketmesek, ozonu delecek gazlar kullanmasak, dünya yine ısınacak ve sonra dönemi geldiğinde yine soğuyacak. Ama bu hızlanmanın başka nedenleri de olabilir. Astronomik sebepler olabilir örneğin, dünyanın dengesinin, açısının değişmesi olabilir. Zira eksen değişimi de sürekli oluyor. Depremlerle, yer altı sarsıntılarıyla dünyanın ekseni ve açısı sürekli değişir. Bu nedenle ısınmanın temel nedeni de insanlar değil. Dediğim gibi, biz süreci hızlandırıyoruz.

Yaşadığımız sürece de buna devam edeceğiz...

Evet, dünya üzerinde yaşadığımız müddetçe buna müdahil olacağız, yapacak bir şey yok. Şu an, vücudumuzun etrafa yaydığı ısı bile atmosferde bir etki doğuruyor. Ama önemli olan, bunun yaşamsal fonksiyonlarımızı yerine getirebilecek kadar olması, aşırıya kaçmaması... Bundan kastım nedir? Evde fazladan yanan bir elektrik, fazladan alınan bir gıda, kıyafet, fazla büyük motorlu arabaya binmek vb.

Başka bir ifade ile tüketici toplum olmaktan vazgeçmek...

Evet, çünkü tükettiğimiz şey, bu dünyanın kendisi. En alt seviyede etki oluşturmaya çalışmak gerek. Bu, uçak seyahatlerinizde de, evimizin ısınmasında da, gereksiz kağıt tüketiminde de var... Örneğin ben şuna çok kızardım: Bir film seyrederdiniz, orada bir yazar olurdu, daktilonun başına oturur, üç satır bile yazmadan kağıdı buruşturur buruşturur atardı. Bizim insanımız böyle yaşıyor. Zira dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kitlesi televizyon yönlendirmesi ile yaşıyor, tüketim daha çok artıyor. Örneğin moda da bu açıdan çok önemli. İnsanlar, bir kıyafetin yalnızca rengi o yıl uygun olmadığı için kullanmıyor. Ama dünyanın başka bir köşesinde insanlar yemek bulamıyor, böyle bir tuhaflık var. Elbette eşitsizlik ve dengesizlik dünyanın en büyük sorunlarından biri. Ama bir kazağı bu yılın rengi değil diye kenara koyarsanız ne yapacaksınız? Bir tane daha alacaksınız. Her aldığınız; daha fazla fosil yakıtın tüketilmesi, daha fazla enerji, daha fazla elektrik, daha fazla dünyadan tüketmek demek. Bunlar dünyaya zarar veriyor.

2010'un bahar ayları için tahminleriniz nasıl?

Baharda yağışlar yine yoğun olacak. Uzun vadeli mevsimsel modellerde bize görünen; yağışların arttığı bölgeler var; Ege ve İç Anadolu özellikle... Uzun vadede, 50-60 yıllık projeksiyonlarda, İç Anadolu'nun çöl olması bekleniyor. Gelen yağışlar, bu tahminlerin ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. Küresel ısınma içerisinde bu tür dalgalanmalar var, yağışlar da olabilir. Bu bahar için Nisan ve Mayısta, İç Anadolu'da, Ege'de yağışın ortalamanın biraz daha üzerinde olacağını öngörüyoruz. Sıcaklar da Nisan ve Mayıs ile birlikte ortalamanın biraz üzerinde olacak. Bu çok iyi bir durum değil. Çünkü aynı zamanda dağlardaki karların erken erimesi ve stoktaki suyu kullanamamak anlamına geliyor. Bu da bir olasılık...