Akın ÖNGÖR - Doğal Hayatı Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

Kobi Finans Dergisi:

Akın Öngör

"İnsan Çok Çalışmalı Ama Hayatı Iskalamamalı"

Bizler okuyucularımızı röportajla buluşturmadan önce, bu bölümde, öncelikle kendi yorumlarımızla az sonra buluşacakları kişiyi anlatırız. Bazen buluştuğumuz mekânın özelliklerini anlatarak başlarız yazmaya, bazen de onun hayatından çarpıcı kareleri anlatarak, “okuma için ısınma” turu yaparız. Ama bu kez, izninizle kısa bir giriş yaparak, sizi Akın Öngör ile buluşturmak istiyorum. Çünkü anlattıklarından fedakarlık yapmak istemiyorum...

Bankacılık sektöründeki birçok yeniliği “ekibiyle birlikte” hayata geçiren, adı bankacılıkla özdeşleşen sayılı isimden biri… Sonra bir gün, erkenden emekli oldu. Zirvedeki gücün cazibesini bir tarafa bıraktı, hayatın diğer güzel yanlarını yaşama yolculuğuna çıktı. Şimdi ne mi yapıyor? Yelkenle dünyayı dolaşıyor, profesyonel olarak bağcılıkla uğraşıyor, şarap üretiyor, çevre sorunları ile ilgileniyor, okul yaptırıyor, kitap yazıyor… Hayatın yeni kıyısında olmaktan, o kıyıda üretmekten son derece memnun, gözleri bir başka ışıldıyor… Ne yapıyorum? Hani ben, bu bölümü kısa tutacaktım? Akın Öngör ile hayata uzanıyoruz…

Öncelikle bize Akın Öngör’ün hayatını anlatır mısınız?

Memur bir ailenin çocuğuyum. Ankara Koleji’nden sonra, eğitimime Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) işletme okuyarak devam ettim. Annem matematik öğretmeni, babam doktordur. 3 kardeşiz. Anne ve babamız, “bir yabancı dille konuşuyor olmayı” çok önemsediği için, bize bu yönde eğitim aldırdılar. Biz 3 kardeş, eğitimimizde başarılı olduk, hatta buna sporu da ekledik. Üçümüz de milli takımda basketbol oynayacak kadar profesyoneldik. Ortanca ağabeyim, ODTÜ’de mimarlık, büyük ağabeyim ise ODTÜ’de mühendislik okudu. Ben 1963 yılında, hangi okulda, hangi bölümde okuyacağıma karar verirken, ortanca ağabeyim: ‘İşletme çok önemli. İleride organizasyonda, yönetiminde çok öne çıkacak. Türkiye’de bunu kimse bilmiyor. O yüzden sen böyle bir tercih yap’ dedi. O yıllar için çok ilginç bir görüş değil mi? Ben de önerisini dinledim. Doğrusu üniversitede okurken, annem de çok merak ederdi. ‘Bir ağabeyin mühendis oldu, diğeri mimar. Sen ne oluyorsun?’ diye sorardı. Düşünün, işletmecilik o kadar bilinmeyen bir alandı. Mezun olduktan sonra, Türkiye’nin o dönemde çok içine kapanık, özel sektörü tam gelişmemiş bir ülke olduğunu çok daha net gördüm. 1967 yılında, bir an önce hayatımı kazanmaya başlamak amacıyla önce askere gittim. Aynı zamanda ordu milli takımında basketbol oynayarak biraz para da biriktirdim. Askerlik sonrası, yabancı dil bildiğim ve işletme eğitimi aldığım için uluslararası bir şirkette çalışmayı düşünüyordum.

O dönemde Türkiye’de çok fazla yabancı sermaye olduğu söylenemez. Hatta bu şirketlerin kimler olduğunu öğrenmek bile zor olsa gerek… Nasıl ilerlediniz?

Önce Türkiye’de kimlerin yatırım yapacağını öğrenmek için Devlet Planlama Teşkilatı’na (DPT) gittim. ‘Gizli’ diyerek söylemediler. Bugün bile neden gizli olduğunu anlamış değilim. Bunun üzerine aklıma konsolosluklar geldi ve onlara gittim. İngiliz Sefareti ile görüşmem çok komikti. Gayet düzgün bir İngilizce ile ne istediğimi anlattım. Adam ise bana son derece düzgün bir Türkçe ile yanıt verdi. Fikrimin çok iyi olduğunu ve böyle 3–4 şirket bulunduğunu söyledi. Ben de çok istekliydim; ‘Güzel, peki o zaman hemen başvurayım’ diye düşündüm. O da beni şirketlere tavsiye etti, oturdum mektup yazdım. ‘Türkiye’de bir fabrika kuracağınızı öğrendim. Bana fırsat verin, beni eğitin, yetiştirin. Sizinle çalışmak istiyorum.’ dedim. Aldığım eğitimleri de mektubuma yazdım. Cevaplar geldi. 2–3 tanesi; ‘Çok iyi fikir, eğer buraya gelirseniz görüşürüz’ dedi. Tabii yol parasını ödememek için böyle söylüyorlardı. Ben de bunun üzerine şöyle düşündüm: ‘Türkiye’de yabancı yatırım ve özel sektör gelişecek, başka çare yok. Devlet özel sektörü tek başına taşıyamaz.’ Taşları biraz yan yana koyduğunuz zaman, öngörüde bulunabiliyorsunuz.

Bu öngörü ile askerden gelmiş, hiçbir deneyimi olmayan biri olarak, çantanızı sırtınıza alıp, İngiltere’ye mi gittiniz?

Evet, hem de askerde biriktirdiğim paralarla! Trene binerken, cebimde 92 Pound vardı. Yolculuk 3 gün 3 gece sürdü. Komik bir anımı paylaşayım. Bulunduğum kompartımanda Kayserili bir adam vardı ve yanında pastırma getirmişti. Sürekli ikram etmek istiyordu. Ben de orada pastırma kokmayayım diye almak istemiyordum. Tabii almadım ama kendi yemeğimden ikram ettim. Sonunda pastırmayı açmak zorunda kaldık çünkü aç kaldım. Fakat çok güzel bir pastırmaydı (gülüyor). Sonunda İngiltere’ye vardık ve ben mülakat için karşılarına çıktım. Beni görünce şaşırdılar, herhalde fesli, entarili vb. bekliyorlardı. Konuştuğum adamdan daha iyi eğitimliydim. İlgilendiler ve beni hemen işe aldılar. Orada 1,5 yıl çalıştım. Çok ilginç bir deneyimdi. Beni hemen elimden tutup eğitime aldılar, üretimde, fabrikadaki yaşlı ustabaşına teslim ettiler. Ona dediler ki: ‘3–4 ay fabrikanın tüm birimlerinde çalışarak işi öğrensin.’ Sonra da genel müdürün eğitimi başladı.

Bu öngörünün vizyonun arkasındaki sır neydi? Genetik mi? Eğitim mi? Aile mi? Yoksa sonradan mı sahip oldunuz?

Siz, bana vizyon oluşturmanın kökünün ne olduğunu soruyorsunuz. Zor bir soru… Saydıklarınızın her biri birer faktördür. Ama hiçbiri tek başına yeterli değildir. Bazı yetenekleri zamanla geliştirebilirsiniz. Taşları yan yana koyup okumayı öğreniyorsunuz. Size bir örnek vereyim: Bakın, dünyanın en güzel suyu şu an önümüzden akıyor (İstanbul Boğazı)… Genç bir adamken, bir gün ‘Boğazda oturmak istiyorum’ dedim. Bu da bir vizyon değil midir? Peki, ben nasıl yapacaktım? Ben ücretli çalışan birisiydim. O zaman mortgage kredisi gibi olanaklar da yoktu. Bir arkadaşım akıl verdi; ‘Akın istediğin evi 3–4 etapta alabilirsin’. ‘Nasıl olacak?’ dedim. ‘İnşaatta bir apartman dairesine gir. O bitince prim yapar ama iyi bir inşaat olsun. Onu sat, peşinat yap, başka bir tanesine gir. 3. veya 4.’de istediğini, alırsın dedi. Tabii lafta dinliyorum. Bir yandan da Boğazda oturmak istiyorum. Derken bir gün beni birisi alıp karşıya götürdü. O zaman 2. köprü yok. Gösterdikleri yerden bakınca, her şey ayaklarınızın altında, manzara harika, Anadolu Hisarı’nın üzerindeyiz. Bomboş bir korudayız. ‘Burada evler yapacağız’ dedi. Ben de hemen evlerin kim tarafından, ne zaman ve nasıl yapılacağını öğrendim. Şirket düzgündü. Yer şahaneydi. Bana süre verin dedim. Bu sırada köprü projesini, projenin kavşağa bağlanıp bağlanmayacağını, ne kadar sürede tamamlanacağını da araştırdım. Her şey netleşti. Ev alınabilirdi. Fakat fiyatı 550.000 dolardı. Benim ise 40.000 dolarım vardı. Eşime, ‘Ben bu işe giriyorum’ dedim. O da bana ‘Çıldırdın mı? Bizim o kadar paramız yok’ diye cevap verdi. Onu ikna edebilmek için ‘Ben küçüğüne giriyorum’ dedim. Ama büyüğünü ayırttım. Kendisine gerçeği 3–5 ay sonra söyledim. Bana ‘Neyine güveniyorsun?’ dedi. Ben de ‘Tek şey istiyorum; sağlık. Sağlığım iyi olduğu sürece ortamın ve ekonominin gelişeceğini çok iyi görüyorum. İyi eğitimli, dürüst bir adamım, çalışkanım. Kendimi biliyorum. Eğer büyük hatalar yapmazsam, ilerleyeceğim. Bunun tek alt koşullu sağlık ve ben bunu öderim.’ 20 yıldır o evde oturuyorum. Şunu anlatmaya çalışıyorum: Vizyon nasıl oluşur? İşte böyle taşları yan yana koyarak!

Finans sektöründe de bunu mu uyguladınız?

Bulunduğum dönemdeki dünya ekonomisini görüyorum diyelim. Almanya’da duvar yıkıldı, çoğu bankacımız bunu seyretti. Benim için ise duvarın yıkılması demek doğu blokların bitmesi demekti. Bu olunca ne olacaktı? Ticarete, dünyaya açılacaklardı. Demek ki dünyada çok büyük bir küreselleşme hareketi gerçekleşecekti. Peki, bu beni nasıl etkilerdi? Türkiye de dünyaya açılacaktı. Sonuç: Ekonomi çok hızlanarak büyüyecek ve entegrasyon başlayacaktı…

Elbette herkesin aynı vizyona ve öngörüye sahip olması mümkün değil… Bu radikal kararları yönetime ve ekibe anlatmak zor olmuyor muydu?

Evet, sizin çizdiğiniz tabloya bazı şeyler uymayabiliyor. Öncelikle doğru ekibi oluşturmak için özgüveniniz olacak. Ne demek istiyorum? Ekibi oluşturduğunuz kişilerden çekinip korkmayacaksınız. Kendinize güveneceksiniz, onlar da çok iyi olacak. Aksi takdirde 2. sınıf elemanlar alırsınız. Bazen ekibin dış görüntüsünün ve alışkanlıklarının, kendilerine gösterdikleri özen anlayışının bile değiştirilmesi gerekebilir. Biz de bunu yaptık. İşe ilk başladığımız yıllarda, çizdiğimiz vizyona uygun olarak, çalışanlarımızın kişisel bakımdan, yeteneklerine kadar değiştirilmesi ve yenilenmesi gerektiğini gördük. Bunun için de eğitim filmi hazırlattık. Filmde tuvaletlerin nasıl temiz tutulacağından, makyajın nasıl yapılacağına, kravatın nasıl düğümleneceğinden hangi takımın içine hangi gömlek ve çorabın giyileceğine kadar her şeye yer verdik. Bu size şu an tuhaf gelebilir… Hatta o dönemde, bazı arkadaşlar ‘Çok ayıp olur’ şeklinde yorum bile yaptılar. ‘Neden gösterilmesin? Hepimiz izleyeceğiz, hepimiz derken ben de katılıyorum” dedim ve tüm çalışanlarımızla birlikte izledik. Ben de aralarındaydım. İnandık, güvendik ve başardık.

Bir anlamda kendinizi de riske atmışsınız…

Yaratıcılık ve inovasyonu için fırsat vereceksiniz ve yöneteceksiniz. Delegasyon yapacaksınız. İnsanların istek enerjisini harekete geçireceksiniz. Değişim yönetimine odaklanıp sonuca varacaksınız. Ben şu sehpayı, 50 kez, 500 veya 8500 kez vurarak kırabilirim. Kararlılıkla yaparsam başarırım. İşte biz de bu kararlılıkla yönetimi değiştirdik ve karşılığını aldık. Eski tarz yönetim nasıldı? Bir genel müdür ve onun altında yardımcıları vardı. Her birinin altında ürün müdürleri bulunurdu. Hepsinin kendi biriminde gücü vardı. En tepedeki müdür çok ise çok mutluydu çünkü en büyük güç ondaydı. O zaman ne oluyor? O müdürü değiştiremiyorsunuz. Peki, biz ne yaptık? Genel müdürlük koltuğuna oturduğum ilk gün, ilk iş bir yuvarlak masa aldım. Yuvarlak masanın ne başı ne sonu vardır! Genel müdür yardımcılarının hepsi ile o masanın etrafına oturduk. Hepimiz birer ortak gibi projelerimizi konuşacağız, öyle karar vereceğiz. Birimler itiraz etti, ‘Ben krediciyim, hukukçu anlamaz’ vs. dendi. ‘İtiraz eden gider’ diye cevap verdim, kararlıydım. Sonuçta herkes kabul etti ve inanılmaz bir ortak akıl yaratmaya başladık. Böylece en üsteki 10 kişinin arasından genel müdür adayları çıktı. Bu nasıl bir şey? Kendi yerinize eleman yetiştiriyorsunuz, işte yöneticilik budur. O koltuğa çivilenip oturmak demek değildir.

Bu noktada liderlikte iletişimin rolü büyük diyebilir miyiz?

İyi iletişim zordur. Ne gerekir? Öncelikle özgüven! Biz iletişimin “iletme” kısmını biliyoruz. Dinlemek, ama canı gönülden dinlemek, empati yapmak gerekir. Özgüveniniz varsa, başkalarının fikirlerinden, güzelliklerinden, başarılarından gurur duyarsınız, övünürsünüz. Bıraktığınız iz, birilerine bir şeyler öğretecek, yol gösterecek, örnek olacak. Bu da cesur olmak demektir. Tabi korkularınız da olacak, ama kararlı davranacaksınız. Hiçbir büyük başarının arkasında silik bir yaklaşım yoktur, olamaz. Riske gireceksiniz ama ölçülü olacak.

Tekrar kariyerinize dönecek olursak, üniversiteyken finans sektöründe çalışacağınız aklınıza gelir miydi?

Açıkçası ben üniversitede bankacılığı sevmezdim. Onlar hakkında şöyle düşünürdüm: Oturdukları yerden imza atar, lacivert giyerler. Şube müdürünün odasına girmek meseledir. Önünden kalemi çıkarır, yüzünüze bile bakmaz. ‘Ben parayı idare ediyorum, güçlüyüm, sen kimsin’ demeye çalışırlar… Bu yüzden istemedim. Pazarlama alanında çalıştım. Perkins Türkiye’de projeyi durdurunca, benden çok memnun olduklarını söyleyerek Brezilya’da ve Fransa’da çalışmayı teklif ettiler. ‘Ben ülkemi seviyorum ve orada çalışacağım’ dedim. Türkiye’ye döndükten sonra Türk General A.Ş.’de 2 yıl çalıştım. Orada benimle eşit statüde çalışan Amerikalılara farklı muamele ve ödeme yapıldığını gördüm. Bu konuyu müdürümle paylaştım ve ayrıldım. Sonra yakın çevremin, Türkiye’de bankacılık sektörünün büyük bir değişimin eşiğinde olduğu yönündeki görüşlerini de dinleyerek, Pamukbank’ta bankacılık sektörüne adım attım.

Kariyerinizde hayal kırıklığına uğramadığınızı ve finansı sevdiğinizi anlıyoruz...

Pamukbank o zaman Galatasaray Lisesi’nin yanında bir iş hanının içindeydi. Orada bir odam ve sekreterim vardı. Ben müdürüm, kapı çalıyor ‘Ağabey bal ister misin?’ diyenler oluyor, düşünün. Bir pencerem vardı, perdeyi açtığınız zaman karşıda bir gelinlikçiyi görüyordunuz. Bankacılığa böyle başladık ve 2,5 yıl sonra genel müdür yardımcısı oldum. Sektörde zihniyetin adım adım değiştiğini gördüm. Çalıştığım ekibe ve yönetime ‘Her müşteri bir yıldızdır’ dedim. Başınızı kaldırın, müşterinin yüzüne bakın çünkü hizmet kuruluşuyuz. Daha önce bankacılık para idare etmek, mevduat toplamak, kredi vermek olarak algılanıyordu... Yanlış! Bankacılık bir hizmet kuruluşudur. Odak noktasında müşteri olmalıdır. Biz hep birlikte sektörün yapısını değiştirdik.

Ekibi yönetmenin başarıya giden yolda nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Her şeyin temeli insandır, beyindir. Siz benim müdürüm olup, beni baskı altında tutarsanız, ben kendimi korumak için söylediklerinizi yaparım. Oysa siz bunu yapmayıp, hedefler verip, beni yüreklendirirseniz, teşekkür edip motive ederseniz, ben size dünyalar yaratırım. O yüzden genç kuşaklarımıza, istekli bir şekilde, iyi yönde, iyi hedefler koyarsak, gerekli eğitimleri verirsek, çok büyük atılımlar yaratacaklarını biliyorum.

Peki, KOBİ’lerin bu gelecekte nasıl bir rol oynayacağını düşünüyorsunuz?

Türkiye’de ekonominin esas önemli unsuru holdingler değildir. Orta ölçekli kuruluşlar, küçük işletmelerdir. Bu İtalya’da da Fransa’da da böyledir. Ancak gelişmeleri için kendilerine yatırım yapmaları gerekiyor. İnsana kaynaklarına yatırım yapmaları, ücret, teşvik vb. uygulamalara giderek, eğitimli, iyi elemanlar çalıştırmaları çok önemli. Profesyonelleşmeleri, doğru işe doğru insanları almaları temel adımdır. Bunu da gençlerle yapabilirler. Başarırlarsa dünyalar yaratılır, KOBİ’ler çok farklı noktalara gider. Ben bu konuda büyük bir umuda sahibim. Elbette doğal bir eleme olacak, umutsuz görünenler gidecek. Bu ülkede öyle bir gelişim dinamizmi var ki; doğru yönetildiğinde muazzam bir gelişme sergiliyor. Çok girişimci bir yapımız var. Çalışma yaşındaki erkek nüfusun yüzde 50’den fazlası kendi işini yapıyor. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir yapıyı kimse tutamaz.

Yoğun çalışma hayatından sonra emekli oldunuz. Bu nasıl bir duygu?

Belirli bir yaştan sonra her bir zaman dilimi çok daha değerlidir. Hatta milyonlarca dolar kazanmaktan bile daha değerlidir. Zaman azaldıkça kıymeti daha da büyür. Belki de bunu anlayabilmek için belirli bir yaşa gelmek gerekiyor. Gençken her şey akıp gidiyor. Ama hayatı yaşarken keyifleri de ıskalamamak gerekiyor. Çalışırken de böyledir. Biz çok ağır şartlarda çalıştık ama her seyahatte güzel yemekler yedik, en güzel şarapları içtik, en güzel yerleri görmeye çalıştık, dans ettik, keyif almaya çalıştık. Çalışırken de eğlenmeyi başardık. Yaratıcılık böyle ortaya çıkıyor. Başarı böyle geliyor.

Emeklilik sonrası siz de bir KOBİ oldunuz galiba…

Tabii. Şarap üretiyorum. Fransız uzmanlarla çalışıyorum. Okul yaptırıyorum. Elde ettiğim karın bir bölümünü okula aktarıyorum. Ben para kazanmaya çok fazla çaba sarf etmiyorum, harcamaya sarf ediyorum.

Bundan ‘İnancına başarı kendiliğinden gelir’ sonucu çıkarılabilir mi?

Demek ki isteyince oluyor. İstersen yaparsın, güç sendedir başka yerde arama! İnsanların yaratıcılığı ile ekibin katkısını harmonize etmek, en önemlisi bunu bir vizyona taşımak! Her bireyin egoları ve sürtüşmeleri vardır. Ama ekibinizi filarmoni orkestrasını yöneten bir şef gibi organize edebilirseniz, başarıyı yakalarsınız. Sabırlı, cesur olmanız, evet, zaman zaman da korkmanız lazım. Ona göre önlem almalı, aynı zamanda fırsatları görmelisiniz. Her bir krizin kendi içinde yarattığı fırsatları değerlendireceksiniz. Dünyadaki gelişmeleri izleyip, bu gelişmelerin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini öngörmelisiniz. Bunun yanında Türkiye’nin kendi dinamiklerini de değerlendireceksiniz. Bunların hepsini yan yana koyarak “okuyacaksınız”.

Bu yolda ilerleyenlere tavsiyeleriniz ne olurdu?

Zaman yönetimi... Pek çok kişi bunu bilmiyor. Ben sporcuyum, eski bir basketbolcuyum. Sonra tenis oynadım ve yüzüyorum. Belimden ameliyat olmuştum, doktorum ‘her gün diş fırçalar gibi yüzeceksin’ dedi. ‘Ne diyorsunuz’ dedim. Ben deli gibi çalışıyorum. Nasıl olacak? Her sabah 06.30’da kalktım ve 1 kilometre yüzdüm. Yani aslında gerçekten istenildiğinde zaman yaratılabiliyor. Çok büyük değişimlerin içinde oldum. 8 yıl meditasyon yaparak stres yönettim. Ben korkunç bir stres ortamı içinde çalıştım. Emekli olduktan sonra çok yakın bir arkadaşım ‘Sen estetik ameliyat mı oldun?’ dedi. Yıllarım çok stresli yüksek tempoda ve uluslararası düzeyde çalışarak geçti. Büyük başarılara ulaştık. Elbette bunun bir bedeli vardı. Özellikle gençlere önerim; ne yapıyorlarsa yapsınlar ama çalışsınlar. Aksi halde çalışanlar onları geçecektir.

Yıllar boyunca hep ileriyi görerek, planlayarak, ekonomiyi izleyerek yaptığınız işte geleceği çizdiniz. Peki, bugün Türkiye için kafanızda nasıl bir gelecek var?

Ben Türkiye’ye çok inanan bir insanım. 2020’li yılları düşündüğüm zaman, Türkiye’nin bugünden çok daha iyi bir noktada olacağına inanıyorum. AB standartlarına yaklaşan “üye ülke” olmayı kastetmiyorum. Sivil ve demokrat olmak, çağdaş medeniyeti yakalamak, hatta ona önderlik etmek, o dinamizmi yakalamak… Ben bunun vazgeçilemez bir yol olduğunu görüyorum. Türkiye çok büyük aşamalar kaydedecek. Gençlere çok büyük motivasyon ve umut kaynağı oluşacak. Ben 2020’li yıllarda AB’nin Türkiye’yi üye yapmak için peşinde olacağını düşünüyorum.

Kaynak: KobiFinans Dergisi 16.Sayı