Sibel ASNA - A&B İletişim Yönetim Kurulu Başkanı

Thema Dergisi:

Sibel Asna

Kaos bir gerekliliktir ama yaşam biçimi olamaz

Onu tanımadan önce hep merak ederdim: iletişime yıllarını vermiş, Türkiye’nin ve dünyanın önemli markalarının iletişim çalışmalarını, yüzlerce projeyi yönetmiş ve yönetmeye devam eden bir şirketin başındaki bu kadının yüzüne baktığınızda, nasıl böyle bir huzur hissediyorsunuz? Nasıl anlatsam, tatilden yeni gelmiş bir kadının -ayrımcılıktan değil ama özellikle kadın diyorum- ertesi gün etrafa saçtığı enerjiyi hissettiren biriydi aklımda… Sektörün içinde olmayanlar bilmeyebilir, ama başarılı iletişimciler, her an oluşabilecek bir kaos duygusuyla yaşar ve hazır bekler. Hatta onunla beslenirler… Bu yaşam biçimi, deneyimle birlikte yıllara vurulduğunda, tortusu insanın yüzüne bir başka yansır aslında…

Her gün farklı sektörler, bambaşka projeler arasında, büyük bir ilişki ağının içinde, vizyon, entelektüel sermaye, psikoloji, sosyoloji, ekonomi, siyaset, pazarlama, empati, strateji, hız, insan kaynağı, yönetim, hafıza hatta sempati gibi sayısız bileşenin oluşturduğu değer yaratma kabiliyeti ve deneyimiyle, hayatımız için yeni dönemeçler yaratırlar. Bazen üzerinde günlerce çalışılmış, oya gibi işlenmiş bir proje, tek bir kelimeyle bambaşka bir yola girebilir. Ya da bazen bir kelime, kaos ve krizi saniyeler içinde tetikleyen tehlikeli bir adım haline gelebilir. Geniş bir paydada çalışırsınız, yarattığınız bir proje, kimi zaman binlerce insanın hayatını iyi ya da kötü yönde etkileyecek bir sonuç doğurur. Yazmaya kalkarsanız, sayfalar yetmez.

Sahi, biz ne diyorduk? Türkiye’nin ilk halkla ilişkiler şirketi A&B iletişim’in başında bulunan Sibel Asna’dan söz ediyorduk. İşte onun yüzünde, huzurun ve dinginliğin yanında, sanki hayata kendi kararlarını vererek adım atmaya henüz başlamış bir genç kızın coşkusu var. Hevesli ve gayretli bir genç kız, ona yeni bir sorumluluk vermeniz, yeni bir şeyler öğretmeniz için heyecanla sizi bekliyormuş gibi…

İletişim gibi kaotik ortamların sıklıkla oluşabildiği bir alanda uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Öncelikle buradan başlayalım, neden bu sektördesiniz?

Çocukluk yıllarımda, bir gün okulda “kendiniz için nasıl bir gelecek tarif edersiniz” konulu bir kompozisyon yazmamız istendi. Ben orada geleceğimi şöyle anlatmışım: <Çok okuyacağım, çok yabancı dil öğreneceğim. Öyle bir meslek edineceğim ki, işim insanlarla olacak. Çok seyahat edeceğim, dünyayı tanımak, dünya vatandaşı olmak istiyorum. Mesleğim bana bu imkânları verecek. Büyük bir evim, onun içinde de büyük bir kitaplığım ve şöminem olacak. İşimi büyütmek için değil, kendim için çalışacağım. Farklı insanları, farklı kültürleri anlayıp, onlara uygun işler yapacağım. Ama bu iş nedir, bilmiyorum! Bunları gerçekleştirdikten sonra, bütün mal varlığımı fakir çocuklara bağışlayıp öleceğim…> Evet, yıllar önce bunları yazmışım. Annem de onu saklamış, birkaç yıl önce bana verdi. Okuduğumda çok etkilendim, çünkü tarif ettiğim ama yaşam her şeyi gerçekleştirmişim. Ama aynı zamanda dehşete düştüğümü de söylersem yalan olmaz. Düşünsenize, yazdığınız her şey gerçekleşmiş, iş yalnızca ölmeye gelmiş. Dolayısıyla 12 yaşımda, çok bilinçli bir şekilde karar vererek mesleğimi seçmişim aslında. Biraz daha büyüdüğümde gazeteci olmaya karar verdim. Üniversiteye bunun için gittim. Yurtdışına da gitmek istiyordum ama geçirdiğim küçük bir kaza nedeniyle vazgeçmek zorunda kaldım. Hani bazı tesadüşerin insanın hayatına yön verdiği söylenir ya, sanırım bende de öyle oldu.

Gazetecilikten vazgeçmenize neden olan şey neydi?

Geleceğinizi ne kadar tasarlarsanız tasarlayın, bazen hayat önünüze öyle şeyler çıkarıyor ki, yönünüz tamamen değişebiliyor. Planlarınız da sizinle birlikte bir yerden bir yere yol alıyor. Gazetecilik Fakültesi’nde okuduğum dönemde, terör olayları yoğun olarak yaşanıyordu. Mesleğin o dönemki durumuyla ilgili olarak, kendi kendimle savaşım da söz konusuydu. Aslında halkla ilişkilerin ne olduğunu, ilk kez o yıllarda, üniversite eğitimim sırasında öğrendim ve bir karara vardım. Kendi kendime şöyle dedim: Elbette o dönemde, kendi kuşağımın birçok temsilcisi gibi bende de “devrimcilik” gibi hevesler, hayaller, idealler vardı. Bununla birlikte, kişilik yapım gereği, değişimin ikna yoluyla yaratılabileceğine inananlardandım. Halkla ilişkilerin de değişim yaratabilen bir sektör olduğuna inandım. Onun içinde aktif rol almak, iletişim yoluyla ikna etmek, yön değiştirmek… Bununla birlikte, gazetecilik mesleğini okurken aldığım bazı ders konuları fikrimi pekiştirdi. Belki de bundan olsa gerek, sosyal psikoloji çok ilgimi çekti. Bu konuya özel olarak zaman ayırıp, kendimi geliştirmeye çalıştım. Sosyal antropoloji, sanat ve sanat tarihi ilgimi çekti. Derken ekonomi tarihi de ilgi alanıma girdi. Onları keşfettikçe, bu mesleğin neler yapabileceğini hayal edebilir duruma geldim. Sonrasında da kesin kararımı verdim ve dedim.

Bugün hâlâ doğru bir karar verdiğinizi düşünüyor musunuz?

Evet, çok doğru bir karar verdiğimi düşünüyorum. İletişim olağanüstü bir alan, başı sonu yok, onu istediğiniz kadar yaygınlaştırabilirsiniz. Bu tamamen yeteneğinize, etkinliğinize ve gücünüze bağlı. Çok iyi işler yapabilir ya da kaos yaratıp facialara yol açabilirsiniz. Tarih bunun örnekleriyle dolu…

Bu kadar yoğun bir hümanist bir yaklaşıma sahip olmanızda etkili olan kişi ya da olaylar oldu mu? Hissettiğim kadarı yla kaos yönetimini hümanizmle bağdaştıran bir paydaya doğru gideceğiz…

Evet, aslında çocukluk yaşlarımdan itibaren, bu değişimi yaşamamda çok önemli rol oynayan 2 kişi var: Bir tanesi benden yaşça büyük arkadaşım Belkıs Elbi, diğeri ise okulumdaki rahibelerimden biriydi. Onlar aynı zamanda kendimi çok yakın hissettiğim dostlarımdı. Bana başka bir dünyanın varlığını ve o dünyaya karşı ne kadar duyarsız ve ilgisiz yaşadığımızı çok güzel öğrettiler. İnsan ve doğa sevgisini, ancak vererek mutlu olunabileceğini, paylaşarak zenginleşilebileceğini, insanın varlık nedenini sorgulaması gerektiğini, dünyaya ne için geldiğimizi, hangi amaçla yaratıldığımızı, hayatı sorgulamamız gereken noktaları gösterdiler bana… Dolayısıyla önümde olağanüstü ufuklar açıldı, doğru mesleği seçtim. Kendimi çok mutlu ve iyi hissederek bu noktaya gelmemde ise mesleğimin, seçimlerimin çok büyük etkisi oldu. Ve bütün bunların sentezinde, ruhsal ve manevi dünyamın zenginliğini işime taşıdım.

İletişim alanında çalışıyorsunuz. Mesleğiniz kriz ve kaoslardan hoşlan mıyor ama sürekli de onlarla yaşıyor. Kaos size neleri düşündürüyor?

Hayatın her alanında öngöremediğimiz milyonlarca şey vardır. Ama bir de önemli bir temel vardır. Eğer doğru ekseni kuramazsanız, düzen sizi yönetir, içinde savrulup gidersiniz. Bu işiniz için de geçerlidir. Düşünmeye “ben” olarak değil, “sen” olarak ayrılacak zaman çok önemlidir. Şunu demek istiyorum: Düşünmeye diye değil, “Sana ve ona ne faydası var?” diyerek başlamalısınız. Sonrasında diyeceksiniz. Bununla birlikte sistematik olmak da çok önemlidir, kaos ortamlarında özellikle sistematik olunmalıdır. Kaosu düzenle birleştirebilmek gerekir, onun da bir düzeni olduğu unutulmamalıdır. Ancak düzen, eğer yapılanla yetinmeyi getiriyorsa bu bir kısırdöngüdür. Düzen yaratıcılığı tetikleyici bir süreç geliştirmelidir, araç olmalıdır, hiçbir zaman amaç olmamalıdır. Sonundaki o büyük patlamaya, o büyük yaratıcılığa zemin ve ortam yaratmalıdır. Buradan yaratıcılığın önemine geliyoruz. O olmazsa olmazdır. Ancak diyerek yol alamazsınız. Ben bunu Türkiye’de yapılan en büyük hatalardan biri olarak görüyorum. Yani diyor ve işin içinden çıkıyoruz... Halbuki yaratıcılığı “zarftan çok mazrufta” aramamız, şekilden çok yarattığımız değerde, topluma kazandırdıklarımızda bulmamız gerekir sanki...

Resmin bütünündeki düzeni görelim, bırakalım sonrasındaki düzensizlik, yaratıcılığımızla beslenerek yeni bir dünya yaratsın… Söylediklerinizden bunu mu anlamak gerekiyor?

Sonunu değil, uzun vadesini hayal edelim. Yani nereye gitmek istediğimizi, nasıl bir yol almak istediğimizi bulalım, ufkumuzu olabildiğince geniş tutmaya çalışalım, bunu oluşturacak altyapının sistematiğini kuralım. Sonra özgür bırakalım… Yaratıcılar yaratsın. Bakın, bir örnek vereyim. Santral İstanbul bunu yaptı ve yapıyor. Oradaki binalar gecekondu gibi de olabilirdi değil mi? Ama öyle olmadı, çok güzel binaları, altyapısı, teknolojisi, konferans salonları, müzesi var. Mimari yapısı genç nesle öncelikle bir mesaj veriyor. Yapılan toplantılarla farklı disiplinler tartışılıyor, farklı görüşlerin yeşermesine ortam sunuluyor... Eğitim alanlarımız yeni yeni değişmeye başladı. Oysa ne yazık ki biz, yıllarca gecekonduya benzeyen yapılarda sosyal bilimler, güzel sanatlar eğitimi verdik. Bu noktada, o çocukların değerlerinin, estetik eşiklerinin nerede ve nasıl gelişeceğini sormak gerek. Pek çok kişi Santral’da yapılan her şeyi hoyratça eleştirdi. Halbuki Santral’ın nasıl böyle bir yapıya kavuştuğunu, nelere yol açabileceğini düşünmek, bunun üzerinde tartışıp geliştirilmesi için önerilerde bulunmaktı yapılacak olan… Bana kalırsa o projeyi hayal etmek için bile cesaret gerekirdi. Kesinlikle lüksten söz etmiyorum. Çağdaş, gelişime ve yaratıcılığa ortam sunan bir altyapıdır orada söz konusu olan… Bunun çoğaltılması ve çeşitlendirilmesi yöntemlerini tartışmaya zaman ayırmalıydık, alaşağı etmeye değil...

Sizce kaos yaratıcılığı ve üretkenliği artıran bir unsur mu?

Evet, düzensizlik düzen yaratır. Ama ona ayak uydurmak için gösterilecek gayret, enerji acaba yaratıcılığı baştan vasat yapmaz mı? Ben bunu sorguluyorum. Çünkü düzensizliğe ayak uydurmak için de bir gayret sarf etmek gerekiyor. Var olmak dururken yok olmayı seçmemek gerekiyor. Kaosun merkezi New York’a bakın, insanlar 35 yaşından sonra alıp başını kaçıyor.

Bu düzenin, yaşam tarzının parçası değiliz belki de…

Biz doğanın bir parçasıyız. Dolayısıyla dönüp ona, ritmine, ahengine bakmamız gerek. Patlamaların nereden kaynaklandığını bulmak önemli. Çünkü her yerde, her zaman olmuyor! Bizler doğanın küçücük birer hücreleriyiz. Ve orada benim bir işlevim var, bunu yerine getirmeliyim. Eğer o bütüne ayak uyduramıyorsan, bir parçası olamıyorsan doğa ile ilişkilerinde çok zarar görürsün. Doğaya karşı geldiğin an, senden intikamını er ya da geç alıyor. Biz ona ne verdiysek, bize onu geri veriyor. Biz doğayı, onun ritmini, bize empoze ettiklerini çok zaman önce unuttuk. Bunun temel noktası ise betondur. Ama günümüzün ortamında o olmadan yaşayamayacağımıza göre… İnsanoğlunun doğayı görmemezlikten gelmesinin veya ona egemen olmaya çalışmasının bedelini ağır ödeyeceğiz.

Bütünsel başarı için arkanızdan da böyle insanların gelmesi, ekibinizin de sizinle aynı anlayış ve duruşa sahip olması gerekiyor…

Evet, ne yazık ki artık gittikçe de zorlaşıyor. Çünkü artık tek bir kişinin bütün bu ihtiyaçları karşılaması mümkün değil. Dolayısıyla bu sektör, artık ortak akılla çalışmayı öğrenmeli! Bizim şirkette uyguladığımız yöntem de budur. Bunun da bir metodolojisi var. Eğer tek akılla çalışırsanız, işiniz yalnızca sizin bilgi, görgü ve yeteneğinizle sınırlanır, tıkanır kalır. Bir kuruma hizmet veriyorsanız, ona yetmeniz de mümkün olmaz. Müşterinizin çok sayıda alanı ve ilgili olduğu konu vardır, finans, insan kaynakları, yönetim, sanat… Dolayısıyla yetemezsiniz. Ortak aklı çalıştırabilir, birlikte düşünebilir, birlikte üretip, birlikte karar verebilir ve bunu yaparken de egoları bir kenara koyabilirsek ancak başarılı olabiliriz. İşin can alıcı noktası budur!

Peki, siz markanızın yüzü olmak istemiyor musunuz?

Bu nokta çok önemli, ince bir çizgi… Kulisi görmeniz gerek. Bizim işimizde sahneye çıkmak çok kolaydır. Ama başarı nerede? Orkestrasyon ve armonide... Benim en çok övündüğüm şey, işleri yaratan uyumlu ekiplerdir... Ben eğer bir yüz olacaksam “etik duruş, hakkaniyet ve sevgiyi” temsil eden bir yüz olmak isterim, o kadar... İletişime bakışımız da böyledir... Kahramanlar veya starlar yaratmak değil, gerçekle buluşturmak... Biz size, yani basına bilgilerimizi aktarmakla, hayatınızı kolaylaştırmakla yükümlüyüz. Kaldı ki iletişim yalnızca medyaya yönelik değildir, o çok önemli ve çok değerli mecralardan biridir. Biz tüm yaptığımız işlerde, “okunma noktalarını” çoğaltmaya çalışırız. Çünkü gerçek oradadır. İşte benim iletişim veya markanın yüzü olma anlayışım budur. Modacınız, muhasebeciniz, çaycınız vb. sizinle ilgili olarak, genel müdürünüzden çok daha fazla mesaj verir…

Siz kendi iş modelinizde bunu nasıl uygularsınız?

Siz kendi iş modelinizde bunu nasıl uygularsınız?

Eminim ki bu durum eğlenceli bir kaos da yaratıyordur…

Aynen öyle, işinize neşe katmanız gerek. Merak, heyecan, adrenalin… Bunlar çok önemli şeyler. Ben hayata böyle bakıyorum ve böyle bakan insanlarla mutlu olabiliyorum.

Peki bu tempo bizi nereye götürür? Bu süreci yaşamış bir kuşağı temsil ediyorum. Kaos olmadan mutlu olmam imkânsız gibi geliyor. Benim gibi çok insan var…

Peki, yoga ya da meditasyon yapıyor musunuz? Neden bunlar çoğaldı? Madem kaostan bu kadar mutluyuz neden bir yandan da harıl harıl manevi bir dünyanın etrafında dolaşıyoruz? Neden antidepresanlar en çok satan ilaçlar arasında? Madem kendimizi kaos içinde bu kadar mutlu ve mesut hissediyoruz, neden bunlarla uğraşıyoruz? Şunu söylemek istiyorum, kaos bir gerekliliktir ama sürekli bir yaşam biçimi olamaz. Adı üzerinde, kaos... Sürekli olarak düzensizliği, beklenmezliği talep eden bir durum…

Peki, siz kendi çözümünüzü nasıl yaratıyorsunuz?

Doğa! Ben haftanın 3 gününü doğada geçirmezsem, mümkün değil, ayakta kalamam. Bir çiftlik evim var, hayatımı ikiye böldüm. Hayatımın bir bölümünü kendimle, en kaotik şekilde yaşıyorum. Bu durumda olmaktan mutluyum, böylelikle kendimi hissediyorum, ölçüyor, sınırlarımı zorluyorum... Sonra arabaya atlayıp çiftliğe gidiyorum. Orada doğayı yaşıyorum, dinliyor, anlamaya çalışıyorum... Lavantalarımı gözetliyor, sebzelerime bakıyorum... Domateslerim, biberlerim, karpuzlarım, enginarlarım var… Hastalanıyorlar, yağmur yağmıyor kuruyorlar. Böcek basıyor, küf oluyor. Bunları yaşıyoruz, onları iyileştiriyoruz. Bir de biliyorsunuz hayatıma lavanta girdi. Önce biraz diktim, tuttuğunu gördüm, mutlu oldum. Sonra toprak analizi yaptırdım, “çok uygun” yanıtı geldi. Ölçtüm, biçtim, uzmanlara başvurdum ve bunu köydeki insanlarla birlikte küçük bir girişime dönüştürmeye çalıştım. Henüz istediğim noktaya gelemedim ama adım adım ilerliyorum.

Yani doğanın içinde biraz da işkadını gibi düşündünüz…

Evet. Bu işi ilk keşfettiğimde, heyecanla internete girdim ve yüzlerce çeşit lavanta olduğunu gördüm. Bunu bizim çiçekçimiz ve seracımız bile bilmiyordu. Sonra seracılık yapan başka bir dostumu aradım, bu konuya çok hakimdi ve bana bir tır dolusu fide yolladı. Hayatımda ilk kez 3.000 fideyi bir arada gördüm. Onları ekene kadar neler yaşadık, bir bilseniz… İlk yıl hepsi çok güzel tuttu, iyi bir hasat aldım. Sonraki yıl ise patlama oldu, müthiş bir hasat elde ettik. Onları önce küçük keseciklere doldurdum ve dostlarıma hediye ettim. Derken, bir arkadaşım logo tasarladı, keseleri satmaya başladım. Sonra köylüleri ikna etmeye çalıştım, dedim. Önce olmadı, anlamadılar. Benim hasat ise giderek arttı. 150 kilogram tohum aldım. Sonra küçük pazarlama hareketleriyle birkaç yerde daha satılmaya başlandı. Marka yaratma çabalarıyla uğraşırken tesis kurma fikri gelişti. Bu yüzden Isparta’ya kadar gittim. Ancak oradaki makineler çok büyük geldi. Derken birisiyle tanıştım. Onun da hobisi damıtma ve yağ çıkartmakmış. Bana çok güzel bir proje çizdi, küçücük bir damıtma tesisi kurduk ve yılda 15 kilo yağ çıkarttık. Sabun ve kolonya yaptık. Adım adım ilerliyoruz işte...

SİBEL ASNA KİMDİR?

Saint Benoit Fransız Kız Lisesi’nin ardından, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra Oxford Academy of English’de eğitim gördü. 1981 yılında girdiği A&B Halkla İlişkiler’de Proje Sorumlusu olarak çalıştı. 1987 yılında şirketin genel müdürlüğünü üstlenen Asna, 1995 yılında şirketi devraldı. 2004 yılında sektöründe öncü sayılacak bir uygulamayı hayata geçirerek, çalışanlarının da şirketin hissedarı olduğu yeni bir yapıyla A&B iletişim A.fi.’yi kurdu. 2006 yılında ise organizasyonlar için fikir üretmek, hayata geçirmek, paket proje ve kısa dönemli işler yapmak amacıyla kurduğu ve yine çalışanlarının ortak olduğu, kardeş şirket +C faaliyete başladı. A&B ve +C, bugün 35’e yakın çalışanıyla; finans, havacılık, yapı malzemeleri, kozmetik, bilişim, perakende, dayanıklı tüketim malları, müzecilik, sanat, moda, spor alanlarında faaliyet gösteren kuruluşlar ile sivil toplum örgütlerine iletişim danışmanlığı hizmeti veriyor. Meslek hayatı boyunca kültür ve sanat projeleri tasarımı ve danışmanlığı yapan Asna, sivil toplum kuruluşlarının en büyük destekçileri arasında yer alıyor. Müşterilerinin kültür, sanat ve toplumsal sorumluluk konularına yoğunlaşmasına rehberlik ediyor. Sivil inisiyatişerin kuruluş, stratejik gelişim, içerik, proje oluşturma faaliyetlerine destek veriyor. Sibel Asna, çiftliğinin bulunduğu İzmit Akmeşe’de başladığı lavanta yetiştiriciliğiyle, tarım ve tarım ürünleri pazarlama konusuna yöneldi. Çevre halkına yeni bir gelir kaynağı yaratmak amacını taşıyan bu deneysel çalışma, 2004 yılında başladı. Halen ürettiği lavanta tohumlarını, Lava markasıyla pazarlıyor. Tohumları ev tipi damıtma tesisinde işleyerek elde ettiği yağdan üretilen sabun ve kolonyaları da satışa sunuyor. Asna, Fransızca, İngilizce, Ermenice ve az derecede İtalyanca biliyor. Senegal’e yaptığım bir seyahat sonrasında hayatla ilgili tüm fikirlerim altüst oldu! Ben Anadolu’yu, özellikle doğuyu çok gezerim. Oradaki insanların yüzündeki umutsuzluğu, hayattan beklentilerinin ne olduğunu bilirim, anlarım... Ama Afrika bambaşka bir yer... Orayı görmek, hele orada yaşamak sanırım insanın tüm değerlerini tepetaklak ediyor. Bir avuç pirinç için ölenleri, 3 dakikada bir 1 çocuğun yaşamını yitirdiğini, her 4 kişiden birinin AIDS’li olduğunu görmek, bunun nedenlerini bilmek ve değiştirememek, bir şey yapamamak… Kendi ortamınıza döndüğünüzde ise “Onu mu yesem, rejim mi yapsam? Mutsuzluğumu meditasyonla mı geçirsem?” gibi sorunlarla (!) karşılaşmak… Günlerce kendime gelemedim. Kılımızı kıpırdatmadan oturuyoruz, halbuki bir saniye bile huzur bulmamamız lazım. Sorumlusu biz isek çözümü de bulmalıyız! “Ben ne yapabilirim” diye bir düşünce olmamalı, herkes bir şey yapabilir, herkes...