Kobi Finans Dergisi:

"İstanbul’a Turist Yağacak"
“İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Girişimi ile İstanbul tüm dünyada kültür ve sanatla anılacak. Milyonlarca dolarlık turizm geliri sağlanacak.”
İstanbul Marmara Oteli’nin Kafe’sinde küçük bir masa. Geleni gideni çok, hep bir toplantı hali… Sürekli bir devinim var. Değişmeyen tek unsursa “masanın sahibi”: Doğan Holding Yayın Danışmanı, Televizyon Yayıncıları Derneği Başkanı ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Girişimi Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu… Kocaman gülümsemesiyle “Mülakat için bekliyorsunuz değil mi? Hemen geliyorum” diyor… Telefonu sürekli çalıyor… Herkes bir şeyler soruyor, bir şeyler danışıyor, bir şeyler istiyor. Hiç kimseyi geçiştirmiyor… Tüm talepleri, sanki saatleri, günleri varmış gibi dinliyor, çözüm üretiyor… Enerjisi, zamanı planlama yetisi yarı yaşındakileri hayran bırakıyor… Ve ne mutlu bizlere ki Çolakoğlu şimdilerde tüm enerji ve tecrübesini İstanbul’a kanalize ediyor. Hatırlatmakta fayda var; İstanbul AB tarafından geçtiğimiz yıl 2010’un kültür başkenti seçildi. Avrupa Kültür Başkent Projesi 1985’te AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu tarafından başlatıldı. Projenin amacı, Avrupa kültürünün ortak noktalarını vurgulayarak, bu kentler aracılığıyla “çok ortak yanımız var” mesajını vermekti. İlk Avrupa Kültür Başkenti Atina oldu. 2000 yılına kadar bu kentler AB’ye üye ülkelerin şehirleri arasından seçildi. 2000’de alınan bir kararla Avrupa Kültür Başkenti unvanı, 2005-2019 arasında AB üyesi olmayan Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişletildi.
Bu kararla İstanbul, 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti adayı olarak başvurma şansını da yakalamış oldu. Aynı yıl 13 sivil toplum kuruluşundan oluşan girişim grubu çalışmalarına başladı. Kentin kültür ve sanat insanları, akademisyenler, yöneticiler ve yeni STK temsilcilerinin katılımıyla genişleyen Girişim Grubu, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın da desteklerini aldı ve İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmesi için ortak bir dosya hazırladı. Birlikte yaşama anafikri üzerine kurulu dosya AB konseyi tarafından Kasım 2006’da kabul edildi ve İstanbul 2010’un Avrupa Kültür Başkenti oldu.
Nuri Çolakoğlu İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Girişimi Yürütme Kurulu Başkanı olarak İstanbul’a layık görülen bu unvanın altını doldurmak ve girişimin uzun soluklu olabilmesi adına var gücüyle çalışıyor. Kültür ve sanatı halkın tümüyle buluşturacak, Türk ekonomisine önemli katkılar sağlayacak, “pırıltılı” bir hareketi hayata geçirmeye hazırlanıyor. Çolakoğlu’yla İstanbul’un umut dolu Avrupa Kültür Başkentliği serüvenini konuştuk…
İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması için hazırlanan sunumda İstanbul’u nasıl konumladınız?
İstanbul 2800 yıllık geçmişi boyunca, tarihin en uzun ömürlü imparatorluklarına ev sahipliği yapmış, 3 semavi dinin merkezi olarak işlev görmüş. Binlerce yıl boyunca, bu coğrafyada yüzlerce farklı millet, yurttaş ve dildaş yan yana yaşamış. Bölgede insanlar birbirini katlederken, Balkanlarda, Orta Asya’da, Ortadoğu’da kanlı savaşlar sürerken, İstanbul bir barış adası olarak kalmış.
Dolayısıyla muazzam bir birlikte yaşama kültürü gelişmiş. Bu birlikte yaşama kültürünü ifade etmek için de kaynağı Batı Anadolu’da olan 4 element teorisini aldık. 4 element, Rönesans’a kadar, Doğu’da İslamiyet’in, Batı’da Hıristiyanlığın bütün felsefi ve bilimsel söyleminin temelini oluşturmuş bir teori. Evrendeki her şeyin ateş, su, hava ve toprağın bir bileşkesi olduğunu savunur. Biz de İstanbul’da yaşatılmış farklı kültür ve gelenekleri ifade etmek üzere bu teoriyi kullandık. Esas vurgumuzu birlikte yaşama kültürü üzerine odakladık.
Avrupa’nın Kültür Başkenti olmak sizce İstanbul’a ne gibi fırsatlar kazandıracak?
Bu girişimle İstanbul’u dünyanın en önemli kültür sanat merkezlerinden biri haline getirmek istiyoruz. Böylece hem Türkiye’nin hem de İstanbul’un tanıtımı için çok önemli bir adım atmış olacağız. Bugüne kadar kendimizi tanıttığımız unsurlardan farklı bir alanda gündeme geleceğiz. Bu da milyonlarca dolarlık bir turizm geliri getirecek. Dünyada bunun çok önemli örnekleri var. Örneğin 2004 yılında Avrupa Kültür başkenti olan Fransa’nın Lille kenti, eskiden unutulmuş bir sınır kenti iken bu projeyle Avrupa’nın kültür sanat başkenti haline geldi ve o yıl 7 milyon turiste ev sahipliği yaptı. Proje şu an da “Lille 3000” adıyla sürüyor. Her yıl başka bir ülke ve şehirle işbirliği yaparak kendisini kültür merkezi olarak konumlandırıyor.
Ülke ekonomisine ciddi bir katkı sağlıyor. Çünkü günümüzde kültür, çok ciddi bir endüstri. Daha üst gelir gruplarına hitap eden bir endüstri olduğu için de insanlar fazla para harcıyor. Dolayısıyla bu girişimin AB’ye üyelik süreci açısından da çok önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin Avrupalı olduğunu, köklerinin Avrupa’da olduğunu gösterme imkânı verecek. Bu durum, Türkiye’nin AB’ye katılma tartışmalarına çok olumlu bir katkı sağlayacak.
Bu girişimin finansmanı nasıl sağlanıyor?
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Yasası Meclis’te kabul edildi. Bu yasa bize bazı maddi kaynakların yaratılmasını sağlayacak. Bununla birlikte, yalnızca sağlanan kaynaklara bağlı kalmıyoruz. İstanbul’daki önemli 200 ailenin kapısını çalıyoruz ve bu ailelere bizim kurumsal ortağımız olmalarını öneriyoruz. Kurumsal ortağımız olan kuruluşların bize her yıl 100.000 YTL vermesini talep ediyoruz. Bu kaynaklarla oluşturacağımız fonla 2010 yılının organizasyon çalışmalarını yürütmeyi, iletişim hizmetlerinin bedelini karşılamayı ve mümkün olursa açılış ve kapanış konserleri gibi birkaç etkinliğin maliyetini karşılamayı düşünüyoruz. Şimdiye kadar Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi ailelerin kapsısını çaldık ve gittiğimiz her yerden son derece olumlu geri dönüşler aldık. Bu konuda çok umutluyuz, ciddi bir kaynak yaratacağımıza inanıyoruz.
Şu an kesinleşmiş etkinlikler var mı?
Tüm Avrupa’da ses getirecek kültür-sanat etkinlikleri hazırlıyoruz. Örneğin 2010 yılı İstanbul Müzik Festivali, Berlin Filarmoni Orkestrası’nın konseriyle açılıp, Viyana Filarmoni Orkestrası’nın konseriyle kapanacak. En sansasyonel olaylardan biri de 5 Avrupa Kültür Başkenti’nin ortaklaşa düzenleyeceği konser olacak. 2010’un başında, 1 yıl önceki Avrupa Külltür Başkenti olan Avusturya’nın Vilnius kenti ile 2011’ın Kültür Başkentleri, Estonya’nın Tallin kenti ve 2010’un diğer 2 Kültür Başkenti olan Macaristan’in Pecs ve Almanya’nın Essen kentiyle 5’li konser yapmak istiyoruz. Konserler, birbirine uyduyla bağlı 5 şehirde aynı anda yapılacak ve aynı anda yayınlanacak. Büyük bir olay yapmak istiyoruz, eğer burada başarılı olursak, 2010’un sonunda da benzer bir proje yapıp Avrupa’nın Kültür Başkentleri tarihinde bir ilke imza atmak istiyoruz. Haliç’te yüzen bir sahne üzerinde, fonda İstanbul’un görkemli panoramasının önünde açık hava bale gösterisi düzenlemeyi düşünüyoruz.
İstanbul son yıllarda pek çok uluslararası kültür-sanat etkinliklerine imza atıyor. Bu projeler halkın kültür-sanata olan bakışını nasıl etkiliyor?
Yapılan etkinlikler insanların kafalarında çok önemli sıçramalara yol açtı. Halk, sanatın yalnızca üst kesimlerin tükettiği bir etkinlikler bütünü olduğunu düşünmüyor. Çok daha geniş bir alana yayıldığı anlaşıldı. Birçok hoş ve değişik galeri açılmaya başlandı. Özel müzelerin sayısı da hızla artıyor. Tüm bunlar bir sanat hareketi yarattı. Artık insanların kendileri için alıp evlerinin bir köşesinde sergiledikleri sanat eserleri sokağa çıkıyor, müzelere giriyor. Önemli sanat eserleri çok geniş kitlelere ulaşıyor ve bu da hayatı değiştiriyor, herkese yeni bir anlayış getiriyor. Okullardaki sanat derslerine olan bakış açısı değişiyor. Örneğin Picasso sergisine 175.000 kişi geldi. Biz böyle rakamları ancak futbol maçlarında, spor karşılaşmalarında görürdük. Aynı durum sinemalar için de geçerli. Eskiden sinema izleyicisi 200-300.000’lerde seyrediyordu. Türkiye’de 1 milyonun üzerinde seyircisi olan 10-15 film oldu. İnsanlar sinemadan içeri bir kez adım attıktan sonra tekrar tekrar giderek kendi beğenilerini oluşturmaya başlıyor. Halkta sinemaya, müzeye gidilir fikri oluşuyor. Bunların uzun vadede insanların beyinlerinde çakacağı kıvılcımlar, Türkiye’de kültür sanatın geleceği açısından çok önemli temeller yaratacak.
Avrupa Kültür Başkenti 2010 girişiminin tüm İstanbullara hitap etmesi adına ne gibi çalışmalarınız var?
Bizim için önemli olan, bu projenin İstanbullular tarafından benimsenmesi. İstanbul’da kültür-sanattan nasibini fazlaca alamayan, daha düşük gelirli, kentin kenar mahallelerinde oturan insanların, kültür sanatla tanıştırılmasının sağlanması, bunun için de İstanbulluların projeye katılması lazım. İlk etapta halkla ilişkiler çalışmalarına ağırlık vereceğiz. İnsanlara bu projeye nasıl katılabileceklerinin anlatmak, onların adeta kılcal damarlar şeklinde örgütlenerek kendi mahalle ve sokaklarında 2010’la ilgili etkinlikler yapmasının sağlamak istiyoruz.
Projeye ilgi nasıl?
Herkes İstanbul 2010’un içinde olmak istiyor, ‘Bana ne iş verirseniz yaparım’ diyorlar. Bu arkadaşlara 2010 yaklaşırken çok ihtiyacımız olacak. Yapacak işlerin sayısı sonsuz artacak. Bu açıdan çok ciddi bir istihdam yaratmış olacağız. Ancak şu noktada bize pırıltılı proje ve öneriler getirecek insanlara ihtiyacımız var. İstanbul’un değişik ve çağdaş yüzünü, farklı renklerini ortaya koyacak hoş projelere ihtiyacımız var.
İstanbul’un Avrupa Başkentliği serüveni sizce diğer şehirleri nasıl etkileyecek?
İstanbul’a iyileştirme yönünde atacağımız her adımın topluma da yansıyacağını düşünüyorum. İstanbul’da bir şey başladığı zaman diğer illerde de devamı geliyor. Şu an Anadolu’da 6-7 şehir Avrupa Kültür Başkenti olmak için başvuruya hazırlanıyor. Türkiye’de çok güçlü bir esinleme sendromu var. Biri bir şey yaptığı zaman herkes onu yapmaya çalışır. Bu defa taklitçiliğin çok hayırlı bir sonucu olacak. Çeşitli şehirlerde bunun pırıltılı örneklerini çıkacağını ümit ediyorum
Gençliğinizde yaşadığınız İstanbul ile bugün yaşadığınız İstanbul arasında ne farklar var?
İstanbul’a 1954’te ortaokul öğrenimim için geldim. O yıllarda İstanbul, henüz surların içinde, Haliç’in kuzeyinde, yalnızca Şişli Camisi’ne kadar uzanan, ötesi dutluk olan bir şehirdi. 1.5 milyon insan yaşıyordu. İstanbul bir medeniyet abidesiydi, Avrupa şehirlerinden en ufak farkı yoktu. Fakat sonra şehrin genişlemesi uğruna tarihi doku allak bullak edildi. Oysa o İstanbul “eski İstanbul” adıyla muhafaza edilip, onun dışında modern bir şehir kurulabilirdi. Yüzyıllar boyunca insanlar bu şehri çok hoyratça kullanmış, ona çok kötü davranmış. Ama her şeye rağmen hala kaybolmayan müthiş bir güzelliği var. Canı sıkılan, kafası bozulan boğaz kıyısında 5 dakika yürüyünce dünyası değişiyor.