Kobi Finans Dergisi:

Yatırıma Devam, Çalışmaya Devam
Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji…Metin Akpınar tam 47 yıldır çalışıyor. Bir tarafta sinema, tiyatro; diğer tarafta işadamlığı… O bu taban tabana iki zıt mesleği aynı anda, başarıyla yürüten sayılı kişilerden biri. Hatta Türkiye için konuşursak; belki de tek… Evet, o farklı. Çünkü sanat yatırımlarında bile işadamı gibi düşünmüş; tiyatroyu stratejiyle, planlamayla, halkla ilişkiler çalışmasıyla, profesyonelce yürütmüş bir isim. Kazandıklarını tasarruf etmiş, yatırımı yatırımla büyütmüş. Farklı sektörlere girmiş, doğru zamanda, doğru yerde; girişim heyecanını hiç kaybetmeden kolları sıvamış.
Ve işte son örnek: ortağı olduğu ve kısa sürede Ege’nin yıldızı olan Kipa’nın; milyonlarca dolara İngilizlere satılmasında da önemli bir oynadığı kuşkusuz. Hayır, henüz yorulmadı, emekliliğe de hiç niyeti yok. Üstelik şimdi yepyeni bir heyecanı daha var: İzmir Kent Hastanesi. Şu aralar bu yüzden İstanbul-İzmir arasında mekik dokuyor. Heyecanla hastanenin Türkiye’ye nasıl yayılacağından, buradaki know-how’ı yurtdışına nasıl satacağından, hatta kök hücre konusundaki gelişmelerin sektörü ve kendi yatırımını nasıl etkileyeceğinden söz ediyor. Akpınar’ın yaşamında ve tecrübelerinde iş dünyası için derya niteliğinde örnek var.
Sözü ona bırakıyoruz…
İş hayatına nasıl atıldınız, ilk paranızı nasıl kazandınız hatırlıyor musunuz?
İlk paramı, 7-8 yaşlarındayken Karagöz oynatarak kazandım. 14 yaşında babamla bir evde mevlit okumuştuk. İlk profesyonel çalışmam da odur. Sonra sünnetçi Enver Ülgün ile birlikte sünnetlere gidip çocuklara küçük çaplı gösteriler yaparak para kazandım. Şimdi rahmetli olan bir sınıf arkadaşımla (Metin Çelik) Mahmutpaşa’da işportacılık da yaptık. Bir dönem, hiç unutmuyorum; tanesi 2.5 kuruştan mendil satmıştım.
Kazandığınız paraları ne yapıyordunuz?
Anca yaşıyorduk, masraflarımı karşılıyordum. Daha ciddi bir iş için komşularımızın bir yakınından, Necdet Abi’den ortaklık teklifi aldım. Eski bir tüccardı. Bir kamyonetin arkasına çeşitli bakkaliye malzemelerini koyup toptan satış yapıyordu; peynir, sucuk vb. satıyordu. Benim param yoktu; ablamdan 61 lira borç aldım. Biraz da üstüne koydum. Sabahleyin tıraş oluyorum, şık giyinmeye çalışıyorum. Bu şekilde dükkanlara girince beni müşteri sanıp ‘Buyurun kardeşim ne istemiştin’ diyorlardı. Utancımdan ‘Bende peynir var, sucuk var’ diyemeyip sigara alıp çıkıyordum. Alışmakta epeyce zorluk çektim. Oralardan kalan bir alışkanlık, tüccarlık oldu ki süpermarketçilikte başarılı olduk. Ama benim genetik şifremde sanatçılık vardı. Esas paramızı da oradan kazandık.
Sanatçılar geçmiş dönemlerde para kazanılmadığından şikayet ederler… Peki siz neyi farklı yapıyordunuz?
Çok haksız değillerdi. Olay şuydu: Gişenin üçte birini salon kirası götürür. Bir telif ödemek durumundaysanız yüzde 10’unu yazar alır. Yüzde 18 civarında belediye vergisi vardır, müzikal olduğunuzda yüzde 45’e çıkar. Sanatçıya çok az pay kalır. Namuslu bir tüccar namuslu kar oranıyla çalışsa dahi bizden daha iyi para kazanır. Bunu hep örnek verirdik. Böyle bir ortamda ancak büyüyerek ve sürümden para kazanabilirdiniz. 100 kişilik bir salondan bir şey kalmaz. Biz de bu yüzden cesur davrandık. Gazeteye tam sayfa ilan veren ilk tiyatro biz olduk. Bir özelliğimiz daha vardı; salonumuzda içki ve sigara serbestti. Yani bir nevi ‘kabare’ türüydü.
Bu çalışma biçiminde tüccarlık tecrübenizin etkisi var mıydı?
Gayet tabii. Tiyatro bir sanat ürünü ama netice itibariyle bir işletme. Onun da reklamı doğru dürüst olacak, gişesi iyi çalışacak, dekoru, salonu güzel olacak, tuvaleti temiz olacak vb. Ve sürekli iyi olacaksınız ki güven kazanabilesiniz, sizi seçerek gelecekler. Bunları yaptığımız için başarılı olduk. Bir de tür çok yeni ve farklıydı.
Bütün paranızı tiyatrodan mı kazandınız?
Gerçek paramızı tiyatrodan kazandık. Tabii bir de yan gelirlerimiz vardı. Örneğin gazino; Fahrettin Aslan ile Maksim’de 7-8 yıl çalıştık. Hemen hemen her gece oyundan sonra oraya giderdik. Bir de 1973’de başlayan sinema serüvenimiz oldu; oraya bağlı olarak reklam sektöründe iş yaptık. 7-8 yıl Zeki (Alasya) ile birlikte milli piyango reklamlarında oynadık. Bütün bunları toplayınca doğru bir birikim oldu.
O birikimleri nasıl değerlendirdiniz?
Önceleri yanlış yaptık. İnsanın aklına ilk gelen ‘Bir evimiz, bir arabamız, bir yazlığımız olsun’du. Yanlış şeylerdi. Ben özellikle arabaya karşı çok direndim. Paramı işleterek taksi parasını zaten çıkarıyordum. Sonra Zeki’yle (Alasya) ortak işlerimiz oldu. Bu işlerden iki tanesi de o yıllarda başarımıza gölge düşürdü. Bunlardan bir tanesi Nişantaşı’nda bir ‘bebe’ pazarıydı. Diğeri bir oyuncak fabrikasıydı, ahşap oyuncaklar yapacaktık. Zamanlamayı o kadar iyi seçmişiz ki; aynı günlerde piyasaya teneke ve plastik oyuncaklar çıktı. İşte bu yüzden satamadık. Sonra dükkana bağlı olarak çocuk karyolası yapmaya başladık. Fakat hepsi pahalı ürünlerdi, piyasası pek yoktu. Üstelik o dönemde de lake çıktı. Gümbür gümbür satılıyorlardı. Menteşeleri yanlardan çatlıyordu ama tüketici alıp bunu kullandıktan sonra anlıyordu. Bizim malzemenin iyiliğini de ancak kullanarak görebilirlerdi; ona da bizim tahammülümüz yoktu.
Bunları yaparken kendinizi ekonomik olarak garantiye almak mı istiyordunuz yoksa işadamlığı tarafınız mı ortaya çıkıyordu?
Biraz Zeki’nin yönlendirmesiyle oldu. Çünkü Zeki’nin bitmez tükenmez bir dinamosu vardır. Mesela hiç parası yoktur, şurada bir ortaklık konusu konuşalım, hemen girer. Daha çok o yönlendirirdi. Ben de aklımın yattığına evet derdim. Ama iki kötü tecrübe dışında çok şükür herşeyde başarılı olduk.
Örneğin Kipa…
Evet, model çok güzeldi. 100 eşit ortak, sosyal demokrat bir anlayış; ideolojimize de yakın bir iş. Bu yüzden severek başladık. 1994 yılıydı. Geçen yıl da İngilizlere satıldı. Minicik bir işten beş büyük modele açıldık. Kipa’yı Ege bölgesine sevdirdik, aidiyet oldu. O örneğin üzerinden çalışarak, daha az ortaklı Kent Hastanesi projemiz ortaya çıktı.
Perakendeden sonra neden sağlık sektörü?
Çocukluğumdan beri doktor olmayı hayal ederdim. Lise dönemimde de para almadan, öğrenmek için eczanede çalışırdım. İlaçları ve ilaç yapmayı öğrendim, yatkınımdır bu işlere. Fakat edebiyat bölümü mezunu olduğum için felsefe ve hukuku kazandım. İçimde o kalmıştı.
Borsadan da çok iyi anladığınız söylenir…
Evet, söylerler ama bu konuları biraz iskontolu dinlemek lazım. Medya kendine göre biraz abartarak anlatır. Örneğin ‘Metin Akpınar Kipa'yı 124 milyon dolara sattı’ diyorlar. Ama bunu satan 96 kişi ve ben onlardan biriyim. Ama sualiniz yarım kalmasın, KİPA sayesinde borsadan da para kazandım. Bir gün armatör Asaf Güneri’nin teknesindeyken (o borsada oynuyordu), onunla birlikte Ereğli Demir Çelik’in hissesini aldım. Bire on verdi. Güzel bir zehirdi. Ve bu zehri de o zamandan beri içimizden atamadık.
Peki işi nasıl koklarsınız? Önünüze çokça öneri ve teklif geliyordur…
Bana göre keşifler ve icatlar gereksinimlerden doğar. Ve eğer gereksinimi doğru koyarsanız iş de doğru olur. Kipa yatırımında yalnızca Ahmet Piriştina o teklifi yaptı diye işe başlamadık. Küçük esnafın yüksek enflasyon yüzünden eridiğinin bilincindeydik. Bakkal ancak veresiyeyle direniyordu. Ama bir süre sonra mini marketler, süper marketler çıkmaya başlayınca insanlara peynir satmaları dahi zorlaştı. Bu şartlarda yürümeyeceği bir gerçekti. O yüzden de süper, hiper, mega marketçilik bu boyuta ulaştı. Dünyayı yeniden keşfetmeye, bunu görmek için çok çalışmaya da gerek yok.
Peki siz işin ne kadar içindeydiniz? Yalnızca para mı koydunuz?
Yalnızca kuruluşta öyleydi. Süpermarketçilikte kar oranları yüzde 3-4 civarındadır. Malı vadeli alır, çabuk paraya çevirir, bu paradan para kazanırsınız. O dönemde bu sistem iyi işledi. Çünkü yüzde 85 civarında faiz vardı. Bir süre sonra yönetim kuruluna seçilip orada da çalıştım. Halka arzda olayı insanlara biz anlattık, onlara güven arz ediyorduk. Medya sayesinde ‘iyi borsacı’ diye kahraman bir ismim de vardı. Ben paranın kıymetini bilirim çünkü açlıkta, kıtlıkta büyüdüm. Gerçek budur.
Sanatçı kimliğinizi bir tarafa bırakırsak; bugün 20-25 yaşında olsaydınız, hangi iş alanlarında çalışırdınız?
Türkiye’de olmayan mümessillikleri öngörürdüm. Bunun yanında sağlık ve eğitim sektöründe çalışırdım. Çünkü Türkiye’nin iki ana sorunu bunlar. Devletten çıkacağı kesin ve yabancı yatırımcının da ilgilenebileceği bir iş değil, buralar açık.
47 yıllık tecrübeden sonra iş dünyasına yatırım konusunda ne tavsiye edersiniz?
Öncelikle pazar çok önemli. İç pazarda mı olacaksınız, yoksa dış pazarda mı? Tüm araştırma ve inceleme buraya kaydırılmalı. Sonra da teknoloji yenilemeye bakmalı. Parayı kazandıkça mutlaka önemli bir bölümü tasarruf yapılmalı. Eğer işinizi ihmal eder, yatınıza binip dünya turuna çıkarsanız, bitmek tükenmek bilmeyen bir tüketime girerseniz olmaz. Türkiye’nin ana sorunlarından biri üretmediği kadar tüketmesi oldu. Üstelik 900 milyon dolarlık reklam harcamasıyla oldu bunlar. Şimdi 2.5 milyar dolarlık reklam harcaması bekliyoruz. Bu da tüketimi ne kadar gıdıklayacak düşünün. Ondan sonra enflasyon yeniden gelecektir. Ama esas olarak Türkiye’de paradan para kazanma devri geçti. Artık esas faaliyet karı dediğimiz, işinizi doğru yaparak, tasarruf yaparak çalışma zamanı… Çünkü tehlike büyük, sadece Avrupa değil, Hindistan ve Çin’le de uğraşacaksınız. Nitekim uğraşamıyoruz.
Peki Sağlık sektöründe bir girişim başlattınız. Bundan sonrası için planınız nedir?
Bir defa bunu büyümek: İki yolla. Öncelikle küçük ünitelerle burayı beslemek ve benzeri ünitelerle de ülkeye yayılmak. Daha da ötesi yurtdışına bunu know-haw’la satmak, Kipa’da olduğu gibi. 8.5 ayda arsasının alımından binanın yapımına malın alımına kadar bitiriyorduk. Ve her ünite 50 milyon dolar ek ciro getiriyordu. Şimdi hastanede de bunu hedefliyoruz. Çok uçmayayım ama dünya öyle bir gelişiyor ki yarın hücreden organ yapacaklar. Tabi bizim fizyoloji alanında araştırmalar yapıp da dünya çapında atak yapacağımızı düşünmüyorum ama bunlardan ‘önce’ yararlanacağımızı ve toplumumuza da önce satacağımızı biliyorum.
Emekliliği hiç düşünmediniz mi?
Geçmişte emekliliği düşündüm ve yapamayacağımı anladım. Tiyatronun belli bir aşamasında ev, yazlık alma saçmalıklarını düşündüğümde ana hedefim oydu. Kalkan’da yaşarım, küçük bir villam olur gazete dergi satarım, bahçede domates büyütürüm vs. Bunları yaptım. Bir süre sonra beş tane buzdolabım, beş elektrik süpürgem, beş tane çamaşır ve bulaşık makinem oldu. Sonunda ne yapacağımı şaşırdım. Üretim asla yok, rutin bir yaşam… İnsan çıldırır. Asla yapamayacağımı anladım ve kaçtım. Çalışmaya severek her zaman devam edeceğim.