Mercan DEDE - Müzisyen

Thema Dergisi:

Mercan Dede

“Benim yaptığım gönül müziği”

Arkın Ilıcalı... Siz onu Mercan Dede olarak mı bilirsiniz? Yoksa DJ Arkın Allen, Blueman, Palmmaker mı demeli? 9 farklı ismi var! Biri DJ; elektronik müzik yapıyor, diğeri caz çalıyor, öteki klasik bir neyzen... Alanında bugüne kadar var olmayan bir üslup geliştiren, bu üslubu da kendi içinde farklılaştıran “niş” bir sanatçı. 7’den 70’e, bir arada hiçbir zaman göremeyeceğiniz bir kitleyi aynı müzikte buluşturuyor. “Gönül müziğini”, “gönül kulakları” ile dinleyen insanlara sunduğunu söylüyor. Aslında belki şöyle söylemek daha doğ ru: O kendi dinleyicisini yaratıyor.

Gazetecilik eğitiminin ardından, Kanada’da Bachelor of Fine Arts, ardından Montreal’deki Concordia Üniversitesi’nde sanat eğitimi alan Ilıcalı, aslen ressam. Ama bu yönünü ortalara çıkarmayı sevmiyor. Kendi hayatı da müziği gibi farklılıkların sentezi. Yalnızca kendisi ve dostları için resim yapıyor. Üzerine bir de seyyah sayılır... Yaptığı seyahatleri hesaplamaktan vazgeçmiş. Ama son 4 yılda 2,1 milyon kilometre yaptığını söyleyebiliyor. Onunla konuşmak, insanda durup biraz huzur arama iste ği uyandırıyor. Dur ve düşün! Geriye bakıp, hayatı ve geleceği sorgulamak için, kendi başına kocaman bir soru işareti sanki... İnsanda böyle bir duygu yaratıyor. Bir o kadar da sade ve net. “Hayatı çözmüş ve ne istediğini bulmuş olmanın” farklı bir örneği.

Ilıcalı ile niş bir sanat ile başlayıp, hayatın derinliklerine uzanan, farklı bir söyleşi yaptık.

Belki de bu soruyu çok kez duydunuz. Ama biz yine de soracağız. Yaptığınız müziği kaç kategoriye ayırıyorsunuz?

Aslında ben herkesin tersine müziğimi hiçbir kategoride değerlendirmiyorum. Bence kategoriler yalnı zca sanatın değil, hayatın kendisi için “negatif enerji” barındırıyor. Herkesin tek başına bir dünya olduğunu anladığınız, hissettiğiniz ve kabul ettiğiniz anda, başka bir boyuta geçiyorsunuz. Bu boyutta hayatınızın ana temasını bölmek ve ayırmak değil; birleştirmek, bütünleştirmek ve tamamlamak oluşturuyor. Evet, müziklerim dünyanın hemen her yerinde; “world music” , “contemprory world music”, “ethnic music”, “electronic ambiant” başta olmak üzere değişik kategoriler altında insanlara tanıtılı yor. Herkes kendi bakış açısıyla müziğimi algılıyor. Çünkü hepsi bir fikri, bir dünyayı temsil ediyor. Bana sorarsanız, bence müziğime en uygun tanım “gönül müziği”. Çünkü yaptıklarım akademik bir çalışma değil, müzik eğitimi almadım. Gönlümden gelen seslerin iz düşümleri... Dolayısıyla insanların onları “gönül kulakları” ile dinlenmelerini arzu ediyorum.

Belirli bir dinleyici kitlesine hitap etmek yerine, müzik endüstrisinin hedef kitle olarak görmediğ i insanlara ulaştınız... Kendi kitlenizi nasıl yarattınız?

Öncelikle, aynı hayatta olduğu gibi sanatta da öncelikle samimiyet arıyorum. Benim için bir sanatçı nın dehasını değil gönlünü görebilmek önemli. Bu anlamda yaratmaya çalıştığım müzik bana has; beni, hayatımın gölgelerini, güneşlerini, acılarını, hüzünlerini, umutlarını yansıtan bir özelliği var ve bu otobiyografik özellik benim için her şeyden daha önemli. Yıllar evvel, şu anda çalıştığım plak şirketindeki çok değerli bir dostumla yaptığım konuşmayı hatırlıyorum. Yurtdışında çok sınırlı sayıda bası lan ilk albümüm “Sufi Dreams” i dinlemiş ve bunun üzerine bana: ‘Çok güzel bir albüm ama bunun Türkiye’de dinleyicisi yok, basmaya kalkarsan çok küçük bir kitle dinler’ demişti. Haklıydı. Çünkü o zaman gerçekten böyle bir müziğin dinleyicisi yoktu. İlk 2 yıl boyunca kimse bu albümü ya da herhangi bir başka albümümü yayınlamak istemedi. Ben mevcut olmayan bir kitleyi yaratmak durumundaydı m. O yüzden, dinleyici kitlem benimle birlikte, aynı zaman diliminde büyüdü, yürüdü, güldü, ağladı, olgunlaştı. Yalnızca 500 adet basılan bu albümden, Türkiye’deki ilk albümüm olan Seyahatname’ye kadar geçen 3 yıllık sürenin sonunda, 3.000 kişilik konser salonlarını bizimle paylaşan dinleyicilere ulaştık. Albümümün 50.000’i aşan sayı da basılmasıyla, bizi dahi şaşırtan, büyüleyici bir süreç yaşadık.

Sizce farklı kesimlerin ortak bir paydada, sizin müziğinizde buluşmasının temel nedeni nedir?

Nedenlerin en başında, gerek albüm yaratma, gerekse sahnede konser verme sürecinde, az önce de bahsettiğim “samimiyet” kavramının ön plana çıkıyor olması var. Bunu benim kadar hissediyorlar. Ardından, her zaman temel ilke olarak benimsedi ğim, Mevlana’nın; ‘Düne ait söz dünde kaldı, bugün yeni bir söz söylemek lazım’ prensibi geliyor. Yaşadığımız dönemde, geçmişe ait bir hikâye anlatı yor olsak bile, bugüne ait bir dil geliştirebilmek, özellikle farklı jenerasyonları bir araya getirebilmek için çok önemli bir kural oldu. Bu yüzden konserlerimizde böylesine heterojen bir kitle oluştu. Aynı konserde başörtülü dostlarımız da var, punk, rock, club gibi çok farklı beğenilere sahip insanlar da... Bu kitleyi birlikte, çok güzel bir bütünlük ve dostluk içinde, aynı mekânda görmek, bir sanatçı için çok büyük bir mutluluk... Bu büyüleyici bir durum... Özünde aynı yolun yolcularıyız, seçtiğimiz farklı yolları n her biri, sonuçta bizi aynı yere götürecek. Yalnızca seçtiğimiz yollar, metotlar, yöntemler, tavı rlar farklı. Bizim müziğimizle, 2 saat için bile olsa ayrılıkları bir yana bırakıp “birlikte” olabilmek, aynı yolculukta birbirimize “vitaminler, moraller, sevgi ve muhabbetler” verebilmek, hepimizin, özlediği, arzuladığı, hepsinden öte çok ama çok keyif aldığı bir tecrübe. Hayatımızda bize yapıştırılan etiketlere (ki çoğu zaman kendimiz yapıştırıyoruz) ne kadar bağlı görünsek de aslında hepimizi yoran, yabancılaştıran, ruhen yaşlandıran bir yük var. ‘Sevelim, sevilelim, bu dünya kalmaz kimseye’ demiş Yunus... Hepsi bu kadar sade, net ve açık. Kimseye kalmayacak bir dünyada, sevip sevilmek, bu yolculuğ u heyecanlı, umut dolu ve yaşamaya değer kılıyor. fiikâyet eden, kaprisli ve kaba biri olarak bu seyahate katılsanız da varacağınız yer farklı değil. Ama yolculuğunuz, varacağınız yerden daha önemli, öyleyse neden sevip sevilmeyelim?

Çalışmalarınız, birbiriyle tezat olan farklılıkları n, ortak bir noktada buluşabildiğini gösteriyor. Öyleyse, özelde müzik ve sanat, genelde ise hayatlar nerelerde farklılaşıyor?

Farklılaşma hayata bakışımızdan kaynaklanıyor. Aynı seyahatin yolcularıyız; elimizde olan ya da olmayan nedenlerden dolayı, kimimiz uçakla, kimimiz bisikletle, kimimiz business sınıf, kimimiz yalınayak yürüyerek yoluna devam ediyor... Ama vardığımız yer aynı! Oraya götürebileceklerimiz evrensel, fiziksel ve ruhsal bir kanunla belirlenmiş. Hayat dediğimiz çok kısa rüyaya verdiğiniz anlam ise hatıraları nız... Evrensel olmak, yalnızca kendinizi evrenin içinde nereye yerleştirdiğinizle bağlantılıdır. Eğer kendinizi bir Anadolu köyünün çiftçisi olarak görürseniz, o köyün köylüsü olursunuz. İstanbul/Levent’teki bir şirketin yöneticisi olarak görürseniz, o semtteki bir yönetici olarak evrenin bir parçası olursunuz. Aslında size ait olmayan bu parçayı, mümkün olduğunca değerli kılmaya ve böylelikle varlığı nızın, yaşamınızın değerini yükseltmeye, ona bir anlam biçmeye çalışırsınız. Ama ola ki; kendinizi tüm bunların dışında, evrenin bir parçası değil, evrenin kendisi olarak görürseniz; o zaman Mevlana’nın deyişiyle şaşı olan gözünüz düzelir, 2 olarak gördü ğünüzü tek görmeye başlarsınız. Evrensellik, dünyanı n her yanında tanınmak değil, dünya olup, insanlığı n tarihi akışını değiştirme çabasını gösterme azmidir. Neye talip olursanız, karşınıza o çıkar. Bu yalnızca felsefi bir duruşu değil, hayat çarklarını döndüren, fiziki gerçekliği de ilgilendiren bir kavramdı r. Belki bu yüzden, evrensel olabilen tüm insanlar aslında özel ve farklı görünümleri, yöntemleri ile bunu başarmışlardır. Mevlana’nın 800. doğum gününde, tüm dünyada “Mevlana yılı” olmasını tesadüf mü zannediyorsunuz?

Her çalışmanızda farklı denemeler yapıyor, yenilik peşinde koşuyorsunuz...

Yalnızca sanatçılardan değil, tanıdığımız, tanıştığımız, seyrettiğimiz, hatta tartıştığımız herkesten bir şeyler öğrenme ve öğrendiklerimizle hayatımızı daha güzele yöneltme potansiyeline sahibiz. Farklı kategorilerden sanatçılarla, müzisyenlerle çalışmak, benim için her zaman öğrenmenin en keyişi, en heyecan verici yolu oldu. Fazıl Say’ın tuşlara basan parmaklarını omzunun üstünden seyretmek, Pink Bausch’un bir şehrin ruhunu nasıl modern dansın içine üflediğine şahit olmak, rahmetli Kani Karaca hocanın okuduğu bir kaside ile insanları n değil, Tophanei Amire’deki güvercinlerin dahi tüylerinin diken diken olduğu bir gece yaşamak, Montreal Jazz festivalinde 170.000 kişinin semazenleri büyülenmiş bir halde seyretmesi, ney sesini ilk defa duymalarına rağmen gösterdikleri olağanüstü yakınlık, hayatımda unutamayacağım yüzlerce andan birkaçı... Beni bugüne getiren bu anılar senfonisini süzgeçten geçirip, yepyeni bir senfoni yaratabilmek... Bunlar benim gibi imkânsızlıklar içinde, ilk neyini plastik su borusundan yapıp, kendi kendine ney öğrenmeye çalışmış, hem müzik hem de ney sazında hala kendisini ilkokul 1. sınıf öğrencisi olarak gören biri için “düşlerin gerçek olması” değilse, nedir?

Bundan sonra nerelere gitmeyi istiyorsunuz? En çok konser vermeyi hayal ettiğiniz yer neresi?

En çok konser vermek istediğim yer “sevgili”nin olduğ u her yer...

TEMALAR AYNI, DİLLER FARKLI

9 ayrı isim kullandığınızı, bunlardan Mercan Dede, DJ Arkın Allen, Blueman, Palmmaker’ın bilindiğini, diğerlerinin bilinmediğini söylüyorsunuz. Bu karakterleri neden oluşturdunuz? Hangi isim neyi temsil ediyor?

Hepsi yapbozun birer parçası, hiç birinin tek başın anlamı yok. Onları anlamlı kılan, yapboz parçalarının üzerine oturduğu hayatı mın haritası, tamamlanmadan resmin ne olduğunu söylememek lazım. Tamamlandı ktan sonra ne söylediğiniz ise zaten fark etmez. Ana tema, hikâye, amaç aynı, yalnızca diller farklı. Arkın Allen haliyle daha genç ve enerjik! 10 saat DJ’lik yapıyor, yüksek ritmin, elektronik müziğin diliyle, daha ziyade genç kuşağın diliyle konuşuyor. Mercan Dede isminden de malum, yaşlı başlı biri: Müziği biraz daha ağırbaşlı, daha bir oturmuş, huzurlu, yaşını başını almış, insanların da yakın hissettikleri biri. Blueman; adı üstünde hafif bir “blues” durumu olan, cazı n hüznünü taşıyan biri, müziğinde cazın doğaçlama gücü var.

Diğer isimler ise bilinmemekten memnun, hiçbir kaygı taşımadan müzik yapıyor. Beğenen olursa yalnızca müziğin ruhundan beğeniyor, tanınan biri yapmış olmasından dolayı değil.

Bu kadar çok yerde konser vermenizin nedenini, bir röportajınızda, ‘Gidilmeyen yerlere gidilmeli ki orada dikilen fidanlar 5 yıl sonra yeşermeye başlasın’ diye de açıklıyorsunuz. Gittiğiniz yerlerdeki fidanların tuttuğuna şahit oldunuz mu?

Bugüne kadar hangi tohum umut, sadakat, irade ve inançla dikilmiş de tutmamış? Ayrıca bize düşen fidanı dikmek, dikerken de nefsimizi aradan çıkartmaya çalışmak... Fidanı tutturan ise bizden yukarıdaki merciler... İyi niyetle dikilen hiçbir fidan yok olup gitmez. Hiçbir şey olamazsa bir tavuğa yem olur, tavuk bir çiftçiye kurban olur, çorba olur, börek olur, çoluk çocuğa gıda olur, vücut bulup insan olur, ruh olur... Bizim gibi sıradan biri tarafından kusurla, eğri büğrü dikilmesine rağmen, inşallah has olur, öz olur, ola ki yüzyıllar sonra Mah atma Gandhi ya da Mevlana gibi, birkaç yüz yıl daha doğmayacak bir vücudun minik genetik kodları ndan biri olur...

Ney, son yıllarda Türkiye’de oldukça popüler bir enstrüman oldu, yüzlerce ney kursu açılı yor, birçok kişi ney üflemeyi öğrenmeye çalışı yor. Bu artışta sizin müziğinizin etkisinin de olduğ u muhakkak. Ama insanların bu kadar yoğun bir ilgi göstermesinin temel nedeni nedir?

Ney vücut, nefes ruh... Tüm ana dinlerin kuruluş teması “nefes” üzerinedir. Tanrı topraksu karışımı çamurla yaptığı insan heykeline kendi nefesinden üfler, ruh olur, kalp çarpar, hayat bulur. İsrafil Sur’u üfler, dünya kurulur. “Nefes”, hepimizin sahip olup ne yazık ki kıymetini bilmediği bir sihirdir; bizleri birbirine görünmez bir ağla bağlayan bağın adıdır. fiu anda aldığınız nefes, birkaç saniye sonra uçan bir kırlangıcın nefesi olur, oradan meşe ağacının yaprakları na süzülür, toprak olur, sen olur, ben olur, hepsini geçer tek olur. Ney ise bunu en yalın haliyle anlatan bir sırdaştır, gerçek dosttur. Nefesiniz topraktan kesilen kamışın ruhu olur ona hayat verir. Neyden çıkan ses sizin değildir, üflediğiniz nefes zaten emanettir, neyin gönül kapısını çalar, neyde size gözün görmediği aşk dünyasını anlatmaya başlar. Bugüne kadar, hayat hikâyesi ne olursa olsun, neyden etkilenmeyen kimseye rastlamadım, herkes bir şekilde kendinden bir şey buluyor.

Çünkü herkes ayni nefesten yaratılmış ve o nefesin sesi adını koyamasak da bize hem çok uzak, hem de hayattaki herkesten daha yakın.