Kobi Finans Dergisi:

Zorluklar Yaratıcılığımızı Güçlendirdi, Otacı Böyle Doğdu
"Bana göre yaratıcılığı açığa çıkaran zorluklar, mecburiyetlerdir. Babam gibi biz de böyle bir ortamda doğduk, hiçbir zaman rahatlık hissetmedik. Hatta zorluklara öyle bir alıştım ki kendimi hala rahat hissetmiyorum."
Küçük bir çocukken, attan düşüp alnından tehlikeli bir yara aldı. Dedesi onu, dağlarda yetişen ve yılan bıçağı denilen bir bitkinin kökleri ile tedavi etti ve hayata döndürdü. Yaşamı boyunca, "insanları iyileştirirken doğadan ilham almasına" bu olayın neden olduğunu anlatırdı. Aslında Niyazi Kurtsan’ın hayatı da pek kolay olmamıştı. 1925 yılında Gümülcine’de doğdu. 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye iltica eden Kurtsan ailesi, önce Manisa’ya, sonra İzmir’e yerleşti. Ekonomik şartları elvermediği için bursla okumak zorundaydı, bu konuda fazla alternatifi yoktu. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. Bu sırada özel bir laboratuvarda çalıştı. Derken ilk işyeri olan Güneş Eczanesi’ni, İstanbul Kocamustafapaşa’da açtı. Henüz "doğal yaşam" ve "alternatif tıp" gibi kavramların pek bilinmediği yıllarda, bitkilerden ilaçlar ve sağlıklı ürünler geliştirme süreci de böylelikle başlamış oldu. 69 yaşında, aramızdan ayrılışına kadar, faaliyet alanları ilaçtan hastane malzemelerine, sağlıklı doğal besinlerden cilt bakım ürünlerine, besin hammaddelerinden dermatolojik ürünlere kadar uzanan Kurtsan Şirketler Grubu’nu oluşturdu. Niş bir alanda, aktif bir pazarlama faaliyeti olmadan, tamamen tüketici ile kurduğu güven ilişkisiyle "Otacı" markasını yarattı.
Elbette bu başarıyı elde ederken yalnız değildi. Eşi Meral Kurtsan, kızları Meltem ve Deniz Kurtsan da aynı yolda, güçlü bir aile şirketinin oluşmasında ve grubun gelişmesinde örnek bir model oluşturdular. Meral Kurtsan, evlenip çocuklarını büyüttükten sonra eczacılık fakültesini bitirdi, eşinin yanında yer aldı. Meltem ve Deniz Kurtsan da aynı dalda eğitim alarak grubun yeni alanlara girmesi, profesyonelleşmesi ve büyümesi konusunda aktif olarak rol aldılar. Bugün, Kurtsan Şirketler Grubu 25 ülkeye ihracat yapıyor, AR-GE ile büyüyor, bir dünya markası yaratmanın yollarını araştırıyor...
Kurtsan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Meltem Kurtsan ile 50 yıllık tarihte yaşananları, Niyazi Kurtsan’ın girişimciliğini, vizyonunu, bir aile şirketini profesyonel olarak yönetmenin ve büyütmenin sırlarını konuştuk.
Sizce, babanız Niyazi Kurtsan’ın böyle önemli bir başarıyı yakalamasındaki sır neydi?
Bu hikâyede muhakkak girişimcilik, yaratıcılık, öngörü ve yenilikçilik ruhu var. Babam bu özelliklerin tamamına sahipti. Bundan yıllar önce Harvard Üniversitesi’nde eğitim alırken, derslerimize giren John Kotler herkese şu soruyu sormuştu; ’Lider kimdir?’ İşte bu sorunun yanıtı aranırken, aklıma babam gelmişti. Liderin bir hedefi vardır. Çevresindekileri o hedefe odaklar, harekete geçirir. Herkesin o hedefe doğru koşmasını sağlar. Evet, birçok lider tipi var. Ama özünde sahip oldukları özellik bu... İşte benim babam da bunu çok iyi başaran bir liderdi. Yalnızca yanında çalışan insanlar değildi etkiledikleri... Önce karısı, kızları olarak bizler ve tabii ki bu misyonu anlayan müşteriler.
Size göre bu özelliği genetik miydi yoksa tecrübeyle mi kazandı?
Girişimcilerin içinde bir ateş vardır. Tabii ki bir konuda uzmanlaşmış, eczacı olmuş. Ancak yaptığı girişim herşeyden önce feni ve tıbbı içerdiği için çok önemli. Bilimadamlığının yanında yaratıcılık yönü de var. Diğer yandan küçücük yaşta inanılmaz tecrübeler yaşıyor. Göçmenlik, ölüm tehlikeleri, evinden/yurdundan olmak, parasız yatılı okumak gibi zorluklarla harmanlanmış bir hayat... Elbette yalnızca bunları yaşadığı için de girişimci olmamış, bu bir ruhtur. Ancak yaşadıkları da bir şekilde o ruhu beslemiş. Bu arada babam eczacılığı tesadüfen seçiyor. Eğitim yıllarında tıbba yazılmak istiyor, aynı zamanda ressam olmak istiyor. Ne istediğini de tam olarak bilmezken, parasız yatılı okuma imkânları onu eczacılığa itiyor. Ama okulu da 7 yılda bitiriyor. Aslında daha çok ressamlık ve sanat ilgi alanına giriyormuş... Hatta bir ara okulu bırakıp Cemal Tolu resim atölyesinde resim dersleri almış. Cemal Tolu ona bir gün şöyle söylemiş; ’Olsan olsan benim kadar iyi bir ressam olursun. Ama bak benim de karnım aç, sen git önce okulunu bitir. Söz, ben daha sonra sana resmi öğreteceğim.’
Okulu bitirdikten sonra girişimciliğe nasıl yönelmiş?
Önce borçla eczane açıyor. Sermayesi olmadığı için ’Ben bir yandan birşeyler üreteyim, laboratuara satayım, karşılığında mal alayım’ diyor. Yani "barter" sistemiyle çalışmaya başlıyor. Çünkü bir an önce para kazanması lazım... Bana göre yaratıcılığı açığa çıkaran da bu gibi zorluklar, mecburiyetlerdir. Ben de böyle bir ortamda doğdum, hiçbir zaman rahatlık hissetmedim. Zorluklara öyle bir alıştım ki hala rahat hissetmiyorum. Hatta beni bu kadar yaratıcı olmaya zorlayan nedenin de bu olduğunu düşünüyorum. Tekrar konumuza dönersek, eczaneyi açtıktan sonra annemle evleniyor. Annem lise mezunu ama okumak istiyor. Babam da ’Daha sonra okursun’ diyor. Hiç unutmuyorum, ilk arabamız bir Skoda kamyonetti. Babam mal dağıtmak için borçla almıştı. Evde hep şöyle konuşmuştur; ’Bu borcun ödenmesi lazım, nasıl yapacağız?’ Bunun gibi konuları her zaman bizimle paylaştı. Bence erkeklerin üzerinde çok fazla yük var. Herkesi hayatın içine çekmek lazım, işte bu da hayatın gerçeğiydi ve biz bu gerçeği babamla birlikte yaşadık. Belki çocukken bu nedenle biraz mutsuz olmuş olabiliriz. Ama aynı zamanda bize yaşam zevki veren de bu değil mi? Amerika’da eğitim aldığım dönemde dikkatimi çeken bir şey vardı. Onlar şöyle düşünüyor; ’Şirketi kurarım, büyütürüm, satarım, sonra başka bir alana yatırım yaparım.’ Türkiye’de ise insanların emek verdiği şeyleri satması çok zor... Dolayısıyla ben Amerika’daki anlayışa sıcak bakmıyorum, duygu yok. Biz aile şirketlerimizde, onun her bir parçası ile birlikte yaşıyoruz. Fabrika kurulurken seçilen seramikler de çok önemli, ürünlerimiz de. Daha doğrusu ’sahip çıkmak’ çok önemli.
Babanız sizleri çok küçük yaştan itibaren bilinçli olarak grubun geleceği için yetiştirmeye başlamış...
Biz 2 kız kardeşiz, babam mutlaka bir oğlu da olsun istemiştir. Ancak olmayınca bizi "insan kaynağı" olarak gördü. ’Damatlarıma, torunlarıma güvenirim’ diye düşünmedi. Bize güvendi ve yetiştirmeye başladı. Bence babalar hem oğullarını, hem kızlarını yetiştirmeli. Bir ailede kimin ne olacağı, kimin iş bilgisinin ve niteliklerinin hangi çocuğa geçeceği belli değildir. Annem ’Okumak istiyorum’ dediğinde onu eczacılığa yönlendirdi, beni ve kardeşimi de. ’Hayat sizin hayatınız, ama ben bir iş kurdum. Eğer eczacılık okursanız bu işi büyütürsünüz, rahat edersiniz’ diyerek bizi çok güzel bir şekilde motive etti.
Böyle bir babanız olmasaydı ne olmak, hangi alanda eğitim almak isterdiniz, hiç düşündünüz mü?
Evet, özellikle bir dönem çok düşündüm. Bakıyorum, yöneticilik tarafım var. Şu anda hayatımda iş yönetimi ve temsil daha ağır basıyor. Ama yaptığınız işi bilmeniz çok önemlidir. Ben bugün Otacı’yı anlatırken, içindeki maddelerin miktarları hakkında da konuşabilirim, sağlığa zararlı olup olmadığı ya da neden yararlı olduğu hakkında da... O bitkilerin nereden geldiğini de bilirim. İşinizin temel yapısını bilmeniz çok önemlidir. Dolayısıyla, babam bizi özgür bıraktı, baskı yapmadı, biz de eczacı olduk ve bayrağı devraldık. Ama bize ihtiyacı olduğunu da her zaman hissettirdi. Bu arada annem de eczacılık okudu ama "eczane eczacılığı" yapmak istedi. Babam fabrikayı kurunca ilk eczanemizi kapatmayı düşünmüş. Annem eczaneyi işletmek istediğini söyledi ve bu işte çok mutlu oldu. Sonra 2. eczanemizi de açtık. Babam ne kadar ilerici ve atılımcı idiyse, annem de o kadar koruyucu ve dengeleyiciydi. Onlar çok uyumlu bir denge tutturdular.
Grupta 50 yıllık bir geçmişten sözediyoruz. Pazarlama kanallarının çok da bilinmediği bir dönemde, Otacı markası nasıl yaratıldı?
Babamın, Kurtsan Şirketler Grubu’nun temellerini attığı yıllarda Türkiye sıkıntılı bir dönemden geçiyordu. Ancak bunun yanında biz şanslıydık, "ilkleri gerçekleştirmenin" avantajlarını yaşadık. Piyasada bitkisel ürün ve pastil konusunda boşluk vardı. Eczanemiz olduğu için, hangi ürünün satıldığını ya da hangi ürüne talep olduğunu da biliyordu. Bu açıdan da avantajlıydık. Eczanelerde pastil yok, piyasalardaki pastiller de yok oldu. Babam, sahip olduğu bilgi birikiminin de gücüyle bu boşluğu değerlendirdi. İşte bu nedenle ilk Otacı markalı ürünümüz pastil olarak piyasaya çıktı. Bu bir öngörüydü. (Otacı kelimesi Türkçe’de ’hekim, eczacı’ anlamındadır. Bu isim babamın tarih sevgisinden geliyor.) Piyasaya çıkar çıkmaz bütün eczanelere yerleşti. O dönemde reklamı da olmadı, çünkü müşteri bulduğu pastili alıyordu. Otacı böylelikle tanındı. Üründeki küçük sorunlar da tüketicilerden alınan geri dönüşlerle birlikte çözüldü. Bu 1980 yılında oluyor. 1984 yılında da şampuanımızı çıkardık.
Neden şampuan?
Yurt dışı ile bağlantılarımız, bu konudaki birikimimiz, bitkilerin saça ve güzelliğe sağladığı faydaya inanmamız, kozmetik sektöründe ilk kez bir ürün üretmemizi sağladı. Yine eczane kanalıyla bunları satışa sunduk. Bu ürün de çok beğenildi. Hatta bundan 5 yıl sonra Türkiye piyasasına bitki özlü bir şampuan geldi, TV’de reklamları yayınlanmaya başladı. Herkes bu ürünü Otacı sandı, bize ’TV reklamınız ne kadar güzel olmuş’ diyorlardı. Çünkü bitkisel olan herşeyi Otacı ile bağdaştırıyorlardı. Bu da çok önemli bir marka değeridir. Bu değerin oluşmasında tutarlı davranmamızın, bilimden ve doğruluktan güç almamızın, bir ilaç firması olmamızın da etkisi var. Türkiye’de bütün eczacılar bizi tanır. Ürünlerimiz önce eczanelere yayıldı, eczacıların tavsiyeleri ile tüketiciyle buluştu, halk görüp beğendi ve sonra da almaya başladı. Dolayısıyla tamamen tüketici tecrübesine dayanan bir ürün markasıyız.
Bugün yaşadığımız döneme ’bolluk ekonomisi’ deniyor. Niyazi Kurtsan’ın 50 yıl önce elbette büyük bir vizyonu vardı ve niş bir alanda marka yarattı. Peki bugünün şartlarında, KOBİ’ler açısından düşündüğümüzde bunu yakalamak kolay mı?
Bence artık uzmanlaşma dönemi başladı. Herkes herşeyi yapamaz. Biz de kendimize baktığımızda çok fazla ürünümüz olduğunu görüyoruz. Her yerde aynı anda savaşmanız çok zor. Öncelikle temel iş kolunu seçmeli. Makine mi yapıyorsunuz? Ne makinesi yapıyorsunuz? ’Ben bütün makineleri yaparım’ dememelisiniz. Piyasada araştırma yapıp, hangi konuda eksiklik olduğunu tespit ederek o konuda 1 numara olmayı hedeflemek lazım. Bakın bir örnek vereyim; oğlum geçen gün yolda giderken bana müzik dinletiyordu. Ses kalitesi çok güzeldi. ’Bu sistem ne marka’ diye sordum. ’Bu marka yalnızca otomobil için hoparlör yapıyor’ dedi. BMW ve Mercedes hoparlörlerini yalnızca bu firmadan alıyor. Dışarıya da mal satmıyorlar. Çünkü hoparlörü koyduğu yere ve otomobile göre özel tasarım yapıyorlar. Eğer böyle bir alan seçerseniz, reklam yapmanıza da gerek yok. Yalnızca otomobil üreticilerine tanıtım yapmanız yeterli. Tüketiciye yönelecekseniz karşınızda çok sayıda rakip ve markalar çıkıyor. Bunlarla savaşmanız için de çok fazla yatırım yapmanız gerekiyor. Bir de bir soruna çözüm üretmek çok önemli. Benim satış yaptığım müşteriler hangi konularda sorun yaşıyor? Makine mi yapıyorum? Teknik bölümleri ile görüşüp, sorunlarını sormak ve bunu çözüp mükemmel hale getirmek gerek. Ben nerede farklılık yaratabilirim diyecek, bunu bulacak, patentini alacak ve rahat rahat para kazanacaksınız. Ama bunun için de düşünecek, okuyacak, çalışacak, araştıracak, öğreneceksiniz. Bilgi çok önemli. Çalışmak da çok önemli ama "patinaj" yaparak değil. Patinaj yapan bir otomobil çok enerji harcar ama yerinde durur değil mi? İşte firmalar için de aynı durum sözkonusu. Akıllıca çalışmalı, enerjinizi düşünerek, doğru noktaya odaklanarak harcamalı ve ileri gitmelisiniz...
Babamı Yeni Lideri Seçmesi İçin Çok Zorladım
Grubun liderliğini sizin devralmanıza nasıl karar verildi?
Bizim ürünlerimize inanan, güvenen, tüketicinin ve Türkiye’nin yarattığı, bu topraklardan çıkmış, gelecekte de bir dünya markası olma yolunda olan bir grubuz. Dolayısıyla aile üyeleri olarak bizlerin ’Ben yönetici olmalıyım’ düşüncesinden uzak durmamız gerekiyor. Ben kendi çocuklarıma da, anneme de, kız kardeşime de, sağlığında babama da hep bunu söyledim. Harvard’da aldığım eğitimin hayatımda çok önemli bir yeri oldu. Oradan döndükten sonra babama dedim ki; ’Bundan sonra kimin lider olacağını belirlemen lazım.’ Kim olacaksa olsun, ben razıyım ama belirlemeli ve yetiştirmelisin. Babam, ’İkiniz de eczacısınız, akıllısınız, çalışkansınız hanginizi seçeceğimi bilemiyorum’ diyordu. Ben ise onu hep zorladım.
Karar verme süreci nasıl oldu?
Babam, rahatsızlık döneminde kendisinden sonra görevi benim almamı istedi. Bu fikre annem destek verdi, kardeşim itiraz etti; ’Ben de lider olmak istiyorum’ dedi. Ama aile bunu kabul etmedi. Sonuçta çoğunluğun istediği olur. O da ihracat görevini üstlendi. Bu da çok önemli bir görev ve birlikte yolumuza devam ediyoruz. Ama elbette sorunsuz hiçbir şey yok...
Oğullarımı "Patron Koltuğunda" Oturmaları İçin Hazırlamıyorum
Grubun geleceği için planlarınız belli mi? Bayrağı çocuklarınız mı devralacak?
Bu konuyu hep düşünüyorum, çok önemli. Oğlum bana ’Görevi bize mi vereceksiniz’ diye sordu. ’Hayır’ dedim; ’Siz hayatta ne ile mutlu olacaksanız ona göre hazırlanın.’ Hiçbir zaman, onları buraya gelip patron koltuğuna oturmaları için hazırlamıyorum. Ama neye hazırlıyorum? İyi birer hissedar olmaya. Buraya gelip çalışıyorlar, işi öğreniyorlar. Hepsinin kendi hisseleri oranında 1 oy hakkı olacak. O oyları doğru kullanmaları lazım. Nasıl doğru kullanırlar? Doğru yöneticiyi seçerek. şirketi temsil ederler, o başka birşey. Ama grubu yönetecek bir mekanizmanın burada olması lazım. Uzmanları dinleyecek, işi bilen kişilerin sözüne kulak verecek ve grubun geleceğini tespit edecek bilgi donanımına sahip olacak. Bence bu da hiç kolay birşey değil. Yalnızca bilgi değil, kültür ve görgü de gerektiriyor. ’Ben buraya geleceğim, annem gibi bu koltukta oturacağım, herkese direktifler vereceğim’ şeklinde bir yaklaşıma sahip olmalarını hiç arzu etmem. Dolayısıyla, bundan 20 yıl sonra ne olacağı hiç belli değil. Halka mı açılacağız, bazı bölümleri başka firmalarla mı birleştireceğiz? Buna hazırlanmamız lazım, böyle gitmez. İnanılmaz bir hız dönemine girdik, AB ile entegre oluyoruz. Belki de büyük bir kuruluşla işbirliği yapıp dünyada mağazalar açacağız.
Günlük İşleri Bırakıp Geleceğe Odaklanmalısınız
Kurumsallaşma ve profesyonel yönetim süreci nasıl gelişti?
Yönetim kuruluna profesyonellerin alınması lazımdı. Babamla bu konuları da konuştuk. 5 yıl boyunca zamanımızın büyük bir bölümünü buna harcadık, tartıştık. TÜSİAD’ın ’Aile şirketlerinde kurumsallaşma’ diye bir kitabı vardı. Onu satır satır okuduk, tartıştık, herkes fikrini söyledi. Bu firmanın ortağıydık ama bizim değildi. Sonuç olarak yolumuza profesyonel yönetimle devam ettik. Yönetim kuruluna da profesyoneller geldi. Diğer şirketlerden de biliyorum ki aile toplantısı ile yönetim kurulu toplantısı aynıdır. Ancak ailevi konularla şirketin konularını ayırmak gerekir. Profesyoneller olduğu zaman gündeminiz oluyor, hedefler, bütçeler vs. derken iş konularına odaklanıyorsunuz. Tüm ortaklar aktif yönetimden çekildik, yönetim kuruluna geçtik. Profesyonel bir kadro oluşturduk. Sorumlulukları onlara verdik, raporlar almaya başladık.
Bu süreç kolay oldu mu?
Doğrusu çok zorlandık. Bir düzene alışmışsınız, muhasebe müdürünü çağırıyor, bir rapor istiyorsunuz. Ama genel müdür diyor ki; ’Durun, artık ben varım. Benden isteyin.’ Daha sonra tek muhatabımız genel müdürümüz oldu. Bu noktada ona güvenmeniz lazım, bunun için de doğru insanı seçmelisiniz. İyi kontrol etmek, iyi yönlendirmek ve aynı zamanda ona yaşam alanı tanımak gerek. Onun yapacağı işi kendiniz yapabilirsiniz, zaten daha önce de de bunu yapmışsınız. İşte bu nedenle zor olan kendinizi geri çekebilmek. Günlük işlerden sıyrılıp gelecekle ilgili konulara, yatırımlara, yeni ürünlere, ortaklıklara vb. odaklanmak gerek.