Kobi Finans Dergisi:

“Önce Markanıza, Sonra Kendinize Harcayın”
22 yıl önce, bir grup girişimcinin Konya'da bir araya gelerek temellerini attığı İttifak Holding'in ilk şirketi olan Selva Makarna, önce ihracat ile büyüdü, sonra iç pazara yöneldi... Geçtiğimiz yıl yoğun olarak yapılan pazarlama ve reklam çalışmaları, markanın tüketiciyle yakın ilişkisini başlatmış oldu. Aslında bu çalışmaların çok daha gerisinde, güçlü bir ihracat şampiyonunun, Anadolu'da başlayan öyküsü vardı.
Grup için 1998 yılı, makarna üretimine geçiş ile birlikte bir dönüm noktası anlamım taşıyor. Zira un üretimindeki uzmanlığın, yatırım gücünün ve inovasyonun sinerjisi ile yeni bir dönemin başladığı tarihten söz ediyoruz. Selva, öncelikle dış pazarlarda, ihracatla, sessiz sedasız büyüdü. Sonra, marka yatırımında temkinli hareket ederek, uzun bir dönemde baştan sona yenilendi, makarna kültürünü değiştirmenin planlarım yaptı... Derken, "Bizim usul makarna" sloganı üzerine kurulan yeni bir yaklaşım ve güçlü bir reklam/pazarlama çalışmasıyla makarnaya inovasyon kattı. Şimdilerde, makarnayı Türkiye'de alışık olduğumuz, "yemeğin yanında, sade olarak tüketilen bir aperatif" olma halinden çıkarıyor. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, "sağlıklı bir ana yemek" haline dönüştürme yatırımı yapıyor.
Bunları bir tarafa koyarsak, şirketin 12 yılda ulaştığı büyüklük için, “Anadolu kaplanları” tanımının canlı bir ispatı diyebiliriz. Şirketin 2009’da ulaştığı ciro 73,4 milyon TL oldu. Bugün çalışan sayısı 300 kişiye yaklaşırken, yılda 36.000 ton makarna üretebiliyor, 27.000 tonunu paketleyebiliyor, günde 350 ton buğday kırabiliyor... İç pazarda makarnada 3'üncü sırada yer alırken, 65 ülkeye ihracat yapıyor. Bu ülkelere 2009'da gerçekleştirdiği ihracat miktarı 19.200 ton. Röportaj yayma hazırlanırken, 2009'un makarna ihracatı verileri açıklanmamıştı. Ancak 2007 ve 2008'de Türkiye'de makarna ihracatında ilk sırada olan şirket Selva'ydı. Şirket bugün K.K.T.C.'de pazar lideri, Japonya'da ise Türkiye'den makarna ihracatında son 5 yıldır lider durumda. Bugünlerde ise Avrupa pazarına yeni girişler yapıyor. Almanya'daki pazar payını önemli ölçüde arttırıyor...
Selva Makarna Genel Müdürü Mehmet Karakuş ile grubun büyüme stratejisi ve ihracat üzerine konuştuk. KOBİ'ler için, ihracata yönelik yol haritaları çıkardık...
Öncelikle İttifak Holding'in kuruluşu ve makarna üretimine yönelişi ile başlayalım. Grubun temelleri nereye dayanıyor?
Ben Selva Gıda'nın genel müdürü olarak, holding yönetiminden ayrı bir noktada bulunuyorum. Ancak yine de, genel olarak aktarmak gerekirse İttifak Holding, 1988'de Konya'da, farklı işlerle uğraşan yaklaşık 50 kişilik bir grubun; 'Bir yatırım yapalım, istihdam oluşturalım' diyerek başlattıkları bir yapı. Bu yapı içerisindeki ilk şirket, un üretmek için kurulan Selva. Selva, 1998'de makarna üretimine başlıyor. O döneme kadar devam eden un üretimi, sektörde oluşan tıkanmalar nedeniyle yavaşlatılıyor ve yeni yatırım alanı olarak, makarnada karar kılınıyor. Sonrasında ise bazı kararlar alınıyor. Bunlar arasında en önemlisi, ihracat ve iç piyasa dengesinin, yüzde 50-50 olarak korunması... Zira 1997'ye kadar, Türkiye'nin ihracat çok iyi durumdayken, Rusya krizi ile birlikte, ihracatta önemli sorunlar yaşadık. Çünkü neredeyse tüm ihracatımızı tek bir pazara yapıyorduk... Bu nedenle 1998'e geldiğimizde, ihracat da sıfır noktasına geldi. Biz de bundan ders aldık. Üte yandan, ihracat yapamama pahasına fason üretime girmedik. Dönem içinde cazip teklifler a1mamlza rağmen kabul etmedik.
Peki, İttifak Holding'in makarna alanında bu kadar hızlı büyümesinin temelinde ne vardı?
İttifak Holding'in kuruluşundan bu yana, biz çalışmaya şöyle yaklaşıyoruz: Beynini ve gönlünü yaptığı işe veren insanlar, başarılı olur. İttifak'ı kuranlar, kendi işlerini bir kenara bırakmışlar. Emeklisi, zengini fakiri, askeri, öğretmeni, bankacısı... Hepsi burada görev almış, sonra şirketlerin yönetimine profesyonelleri almışlar. Bununla birlikte, son bir yılda yaptığımız reklam çalışmaları ile bizi daha yakından tanıdınız, ancak biz sektörün daha da yakından tanıdığı makarnacıyız... Uzun zamandır bu alandayız, uzmanız. Önce dış pazarda, ihracat ile büyüdük. Son 4 yılda iç piyasaya da yönelmeye başladık. Bunun en önemli nedeni, ihracatta belirli bir noktada gelmenin, iç pazara göre daha kolay olması... Çünkü iç pazarda büyük bir rekabet var. Rekabetin içerisinde fark yaratamayanın, avantaj sağlaması da mümkün olmuyor. Bu nedenle, güçlü bir yapıya ulaştıktan sonra, başta Prof. Dr. Arman Kırım olmak üzere, danışmanlarla çalıştığımız, inovasyona yöneldiğimiz bir yoğun bir hazırlık döneminden geçtik. Sahaya indik, tüketicinin makarna ile ilgili görüşlerini aldık. Bütün bu araştırmalar bize öyle bir ışık yaktı ki, yeni yaklaşımımız net bir şekilde ortaya çıktı. Bu da hızlı olmadı. Çünkü biz 'Çok hızlı yol alalım, çabucak gidelim, hızlıca koşalım' demiyoruz. Biraz ağırkanlı hareket ediyoruz. Örneğin 4 yıllık çalışmanın sonucunda, ambalajda önemli bir değişiklik yaptık. Makarna ambalajını, Türkiye'de ve dünyada ilk kez, pişirme önerisine göre gruplandırdık. O zaman bize 'çıldırdınız mı, bunun dünyada örneği yok, İtalya'da bile yok' dediler. Üzerinden 2 yıl geçti, şimdi ise şöyle söyleniyor: 'Çok basit bir çalışma yaptılar ama büyük fark yarattılar.' Bütün bunlar bize ışık yakıyor. Bugün, tüketicinin neden makarna yemediği ya da neden yeterince yemediği üzerine araştırmalarınız devam ediyor...
Peki, ulaştığınız sonuç neydi?
Her ülkenin kendine özgü bir damak tadı ve buna göre makarna tüketimi var... Yurtdışına çıkanlar bu tatlara alışık, seviyor. Ama diğerleri, bunu denemedikleri için, tanıyor ve denemek istemiyor... Ülkeler arasında da aynı durum söz konusu. Japonlar İtalyanların sosları ile makarna yemiyor. Veya İspanya'ya gidiyorsunuz, kakao ve peyniri makarnanın üstüne sos yapıyorlar. Yunanistan'da arpa şehriye güveç yapılarak yeniyor... Türkiye'de ise en çok burgu makarna, haşlanarak, sade bir şekilde tüketiliyor, sos kullanılmıyor. Dolayısıyla her toplum, kendi alışkanlıklarına göre makarnayı yorumluyor, bu herkesin damak tadına göre yediği bir ürün… Zaten her toplum bu şekilde tüketmeli. Biz de kendi ülkemizde damak tadını yakalamadan, başarılı olamayacağımızı gördük. Eğer makarna tüketimini yaygınlaştırmak istiyorsak, bunu kendi ev ortamımıza uyumlu hale getirerek başarabileceğimizi düşündük. Öte yandan, eğer makarnayı sade tüketen bir toplum varsa, ona farklı tüketim şekilleri önermemiş demektir…
Eğer bir şekilde makarna kendi lezzetlerimizle birlikte tüketilirse, bu iş olur diye düşündük. Bunu temsilen de menemenle, misket köfteyle, musakkayla ve benzeri lezzetlerle makarnayı birlikte yemeyi önerdik. 'Bizim toplumumuza kabul edebileceği fikirlerle gitmezsek, başarılı olmamız mümkün değil' dedik. İnsanlar bize 'Bunlar zaten yapılıyordu' dedi. Biz de onlara şu örneği verdik: Arşimet suyun kaldırma kuvvetini bulana kadar, hamam da, tas da, su da vardı. İnsanlar denizde yüzüyordu. Peki, o söyleyene kadar, neden kimsenin aklına suyun kaldırma kuvveti gelmedi? O çıktı; 'Buldum, buldum' dedi... İşte biz de bunu yaptık.
Bilinen bir şeyi yeniden tarif ettiniz...
Düşünün, biz makarnayı misafir önüne yemek olarak koymaktan kaçınan bir toplumuz. Makarnayı çocukların önüne hemen konuverecek, atıştırılacak, ucuz, basit, emeksiz bir yemek olarak görüyoruz. Bu nedenle menemeni, misket köfteyi temsili olarak kullandık. Türkiye'nin farklı bölgelerine gittik, örneğin İzmir'de fuarda makarna yarışmaları yaptık. Öyle güzel çalışmalar geldi ki... Bir ev hanımı, börülceyi haşlamış, kristal kesme makarnaların içine tek tek yerleştirmiş, süsleyerek çok güzel bir ana yemek olarak sunmuş... Bir diğeri, Karadeniz'de hamsi ve sebzeleri kullanmış. Bunun gibi daha neler gördük. Demek ki önerilirse, ortaya Türk mutfağının nefis yemekleriyle özdeşleşen makarna menüleri çıkıyor. Türkiye'nin her bir tarafında, herkesin sofrasında farklı farklı lezzetler var. Kimilerinde zeytinyağlılar hakim, kimilerinde balıklar, kimilerinde hamur işleri... İşte biz makarna tüketiminin, herkesin kendi yemeğiyle birleştirildiğinde artacağını savunuyoruz. Amacımız da bu! Sağlıklı bir toplum olmak adına da misyonumuz var. '2 dilim ekmeği az yiyelim' diyoruz. Yılda 110 kilo ekmek tüketen bir toplumuz...
Peki, ihracat-iç pazar dengesini nasıl kurdunuz? İki pazarda da yoğun olarak çalışıyorsunuz…
Biz bu dengeye yaklaşık 6 yıl önce ulaştık. Bugün üretimimizin yarısını, 65 ülkeye, neredeyse tüm kıtalara ihraç ediyoruz. Pazardaki diğer meslektaşlarımızdan ayrıştığımız en önemli nokta ise kendi markamızla Selva Makarna olarak ihracat yapıyor olmamız... Nerelere yapıyoruz? Uzakdoğu, Afrika, Ortadoğu... Her yerde varız.
Bu kadar çok pazara girmeyi nasıl başardınız?
Biz makarna satılacak yer aradık ve bulduk. Elbette yapmak, söylemek kadar kolay değil... Yurtdışı fuarları takip ediyorsunuz... Bu fuarlar, nereden, hangi kapının açılacağı veya hangi ithalatçının ziyaret edeceği gibi sürprizlerle birlikte karşınıza çıkıyor. Tüm bu sürprizler, bir bakıyorsunuz Vietnam'ın, Avustralya'nın, Güney Kore'nin, Malezya'nın ya da Endonezya'nın kapılarını açıyor... Sonuç olarak, bizim için fuarlar önemli birer kapı... Bu noktada önemli bir konu daha var. Fuarları takip eden şirketler bazen, bir noktadan sonra 'Gittik geldik, bayilerimiz oldu, satışlarımız iyi. Artık gitmemize gerek yok' diye düşünebiliyor... Ama dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki o da bayiiniz, distribütörünüz sizi sürekli görmek ve kendi müşterilerine de göstermek ister. Bu çok önemli bir ayrıntıdır. Öte yandan, dünyaya açılmanın şöyle güzel bir tarafı oluyor: İhracat ihracatı getiriyor... Örneğin Japonlar ile çalışıyoruz. Bizden makarna alan 3 farklı grup, şimdi Türkiye'den zeytinyağı da, fındık da kuruyemiş de almaya başladı... Dolayısıyla yeni açılımlara fırsat yaratıyorsunuz. Bu çok güzel bir şey... 'Sizin gibi üretici olsun, hizmetine sadık olsun' diyerek geliyorlar. Türk üreticilerine karşı pozitif bir algı oluşmaya başlıyor... Daha önce böyle bir fikirleri yoktu.
İster büyük, ister küçük olsun, şirketlerin, ihracata başlamak ya da büyütmek için, düzenli olarak fuarlara katılması mı gerekiyor? Bunu önerir misiniz?
Evet, kesinlikle... Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, bir katılımcı fuara ilk gidişinde satış ile dönmeyebilir... Çünkü alıcılar, bu fuarlarda sizi gözlemler, sürekliliğinizi ve güvenilirliğinizi takip eder... Hatta teste tuttuklarım da söyleyebilirim. Bir alıcı, sizden farklı yıllarda aldığı 3 ayrı numune ile standınızı ziyaret edebilir. Kalitenizin istikrarlı olup olmadığına da bakarlar... Dolayısıyla bu noktalara da çok dikkat etmek gerekir. Bunun yanında, hedef pazarları ziyaret etmek de çok önemlidir. Bir pazara ürün sattığımız zaman, o ürünün nasıl satılacağı, distribütörün satış şekli, teşkilat yapısı gibi konuları dikkatle izlemelisiniz. Konu, bir kez ürün satmakla kapanmıyor. Eğer hedefiniz, o pazarda ürün satmak ise yatırım yapmalı, izlemeli, orada yaşamalısınız...
Peki, siz hedef pazarları nasıl izliyorsunuz?
Öncelikle her pazarda araştırma yapma fırsan olmadığını söylemek gerekiyor... Biz saha araştırmasına ve piyasa gözlemlerine çok önem veririz. Bugün itibariyle de araştırma yaptırdığımız ve sonuçlarını beklediğimiz ülkeler var. Her ülkede böyle bir hizmet olmayabiliyor. Örneğin bir Afrika ülkesinde bunu yapamazsınız. Böyle durumlarda da fuarlardaki görüşmeler, daha önce yapmış oldukları ithalat ile ilgili bilgiler, şirketi gidip yerinde görme gibi çalışmalar yapmak gerekir. Ortamını, ekibini gördüğünüz zaman, büyüklüğü, profesyonelliği, nasıl iş çıkarabileceği ile ilgili fikriniz oluşur. Hatta karşılıklı sohbet sırasında dahi birçok bilgiyi yakalıyorsunuz. Ne kadar ürün satabileceklerini, ne kadar bütçeli bir distribütör olabileceklerini arılıyorsunuz.
Selva Makarna'nın girdiği Japonya gibi farklı pazarlar da var. Böyle bir bölgeye makarna satma deneyimi nasıl gelişti?
Türkiye'den Japonya'ya en fazla makarna ihracatını biz gerçekleştiriyoruz. Tahmin edersiniz, bölgede makarna tüketimi çok düşük, kişi başına yılda 2-3 kilogram... Bu rakam, İtalya'da 28, Türkiye'de 6 kilogram. Japonya, ağırlıklı olarak pirinç tüketen bir kültürel yapıya sahip. Ancak bunun yanında, makarnaya benzeyen noodle tüketimi de var. Bu nedenle orada pazarın açılabileceğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, bu ülkeye ihracat yapmak bize önemli bir know-how yaratıyor... Pazar çok titiz, nitelikli ve beklentisi yüksek. Bu özellikleri ile ürün aldıkları markalara da yeni bir boyut katıyorlar. Biz Japonya'ya 8 yıldır makarna ihracatı yapıyoruz. Konunun kalite kısmını bir tarafa koyalım, bize 'Sizi tanıyoruz, kalitenizi biliyoruz, bununla ilgili bir sıkıntımız yok. Ancak gelin hizmet şartlarını konuşalım' diyebiliyorlar. Paketlerdeki yazı puntosundan, grafik dengesine, kolinin biçimine kadar, tüketiciyi ilgilendirmeyen konularda dahi şartlar yaratabiliyorlar. Aslında tüm bunları onlar "hizmet bütünlüğü" olarak görüyor. Tabii bütün bunları oluşturduğunuz zaman da sizden vazgeçmeleri kolay olmuyor. Bizi de çok teste tabi tuttular. Kalite standartlarından kullandığımız buğdaya, çalıştığımız çiftçilere kadar testlerden geçtik. Özetle, 'Bu makarna kaliteli' diyerek ticarete başlamıyorlar.
Bütün bunlar, bütün olarak bakıldığında markaya önemli bir fayda yaratıyordur...
Kesinlikle, dokumuzun bir parçası haline geliyor... Japonlar için düşünüp oluşturduğunuz toplam kalite yöntemi, Selva'nın kalite çıtasını yükseltiyor... Mükemmeliyet oluşuyor. Onların, ambalajın üzerinde aradığı yazı puntosu ya da kolinin formu, tüm süreçlerimize yansıyor...
Peki, yeni ürünleriniz geliyor mu?
2009 bizim için markalaşma yılıydı. Somasında yeni ürünler çıkaracağımızı söylemiştik. Bu yıl başında "şipşak makarna"yı çıkardık. Türkiye pazarı için farklı bir ürün. Bunun yanında mantıya yeni bir form getirdik. TÜBİTAK'a tarifler yaptırarak, Kayseri mantısını peynirli ve ıspanaklı ürettik, başarılı oldu. Makarna tüketimi için yapılacak daha çok şey var... Örneğin burgu makarna ve şehriye çeşitleri üzerinde çalışmalarımız sürüyor. Kulaklı şehriye, kare şehriye, midye şehriye gibi yeni çeşitler geliştirdik. Bunları, kendi tabirimizle "çorba sefasına" kattık. Yaptığımız araştırmalara göre, kulaklı şehriyeyi özellikle çocuklar çok sevdi. Görüş bildirilen pek çok aile 'Biz çocuğumuza yemek yediremiyorduk, çorba içiremiyorduk, ama şimdi yemeye başladı' diyor. Şimdi de kristal kesme diye bir şekil çıkardık. Türkiye'de olamayan bir çeşitti. Şu anda, gelecek 3 yıl boyunca piyasaya sürebileceğimiz çeşitlerimiz hazır.
Bildiğim kadarıyla ambalajda da çalışmalarınız devam ediyor...
Evet, şu anda bunun üzerinde çalışmalarımız var. Yurtdışı için, her çeşidin rengini farklı yaptık. Çünkü insanlar ambalajın rengine göre satın alıyor. İhracatımızın yüzde 90'ını spagetti makarna oluşturuyor. Bunun çubuğu, yassısı, kalını, incesi, ortası var... Her çeşit, ayrı bir renkte... Bu ürünler, ihracat yaptığımız her ülkenin diline göre hazırlanıyor. Şu anda 12 dilde ambalajımız var. Japonca, Çince, Korece ayrı... Hepsi okunabilinecek puntolarla yazılıyor. Şimdi ise Türkiye'de araştırma yapıyoruz. 2009'da yaptığımız reklam çalışmalarının, yeni çıkardığımız ürünlerin tüketiciye etkisine bakıyoruz. Bir de yurtdışı ile ilgili çalışmalarımız var. Hedef pazarlarda da benzer yönde araştırmalar yapıyoruz. '"
İhracat yapmak isteyen KOBİ'lere nasıl tavsiyeleriniz olur?
Öncelikle bir işletme ister büyük, ister küçük olsun, hangi işi yaparsa yapsın, kaliteden taviz vermemeli." Bir ürünü üretmeye ve satmaya başladığınızda, bir zaman sonra kalitenizi bozarsanız, insanların güvenini sarsarsınız. Uzun soluklu çalışmak, marka olmak istiyorsanız öncelikle kalite sorununuzun olmaması gerekiyor. İkincisi, kendinize güvenmelisiniz. Eğer ürününüz kaliteli değilse kendinize güvenemezsiniz. Güveniniz varsa, kiminle masaya oturursanız oturun, bu güvenle pazarlık yaparsınız. Ve inanın karşı taraf sizdeki bu cesareti, güveni görünce size olan inancı artar. Siz bir gün iyi bir gün kötü ürün ürettiyseniz, masada inançla konuşamazsınız. Bugün Türkiye' de hiçbir eksiğimiz yok, fazlamız var, ama cesaretimiz yok. Bunu fuarlarda, yurtdışında gözlemledim. Birçok Avrupa ülkesinde, 3-5 metrekarelik stantlarda, o koskoca fuarlarda sergi yapıyorlar. İnanın ziyaretçilerini oturtabilecek bir alanları bile olmuyor. Bir masa, bir sandalye",3-5 kapsül numune getirip sergiliyor, bolca katalog ve kartvizit dağıtımı yapıyorlar. Bu imkansızlık değil, maddi koşullarla da ilgili değil... Eğer hedefiniz varsa, büyümek istiyorsanız, satış yapmak istiyorsanız, bunu göze alacaksınız. Bir fuarda harcayacağınız 5.000 Euro ilk anda büyük gelebilir... Ama kendi özel harcamalarınızdan önce bunlara yatırım yapmalısınız. Bir de sabırlı olacaksınız. İlk fuardan bir şey çıkmayabilir... İkinci yıl da çıkmayabilir. Ama ben inanıyorum ki üçüncü yıl mutlaka çıkacaktır.
Bildiğimiz kadarıyla siz, Selva'da çalışmaya stajyer olarak başlamışsınız...
Evet, grupta çalışmaya 1992'de başladım. 1994’de kadroya alındım. 3 yıl sonra da satış müdürü oldum. Bu göreve yükseldiğimde, Selva personelinin gözlerinin içi parlıyordu. Her biriyle sohbet etmişliğim, oturup kalkmışlığım, çay içmişliğim vardı. Birlikte çalışmışlığım vardı. Herkesin işle ilgili ihtiyaçlarını ve çalışma koşullarını biliyordum. Birlikte bu işe sahip çıktık. Benim yaşadığım bu süreç, İşletme içerisindeki arkadaşlarımın kariyer hedefleri ve beklentileri açısından örnek teşkil eder.