İnci ARAL

Thema Dergisi:

İnci Aral

"Aşkı ve daha birçok şeyi kaosa kurban verdik"

Çengelköy'de çıtı pıtı, içi dışı rengarenk, bahçeli müstakil bir evde, yazı ile dolan sıcacık bir hayatın yansımalarını takip ediyorsunuz gözlerinizle… Şuracıkta yanan mumun üzerindeki porselen çaydanlık, altından gelen zayıf ateşe inat, tatlı tatlı dumanını üşeyip, huzurunuzu perçinliyor. Yanındaki acıbadem kurabiyeleri ve çay fincanları ile ne de tatlı bir uyum içinde… Odanın dört bir yanına yayılmış renkli mumlar, tüm bu sevimlilik ve sıcaklığa aldırmadan ciddiyetini koruyan kitaplığı dize getirmiş. Saatlerce bu odaya gömülüp, hayatı yavaşa alıp, durma ve düşünme isteğiniz uyanıveriyor birden… Hayat her zaman olmasa da bazen, eskisi gibi huzur içinde, böyle yavaş akabilse… Tüm telaşımızı soyunuversek, içine dalsak…

Ev sahibi İnci Aral olunca, insan, böyle bir evde bir roman kesitinin içine girmiş gibi hissediyor kendini. Onun geçmişten bugüne, bugünden geleceğe hızlı geçişler yaparak hayatı sorgulamak kadar, onu anlayabilen duruşu, insanın bu kaos içerisinde kendini iyi hissetmesini sağlıyor. Geleceğe ve hayata dönük, radikal fikirleri beni şaşırtıyor. Kaosun aşkı öldürdüğünü söylerken, aşkın ömrünü ve hayat arkadaşlığı haline gelen evlilik sistemi içindeki dönüşümünü de sorgulayabiliyor. Söyledikleri bazen siyah, bazen beyaz ama bazen de gri… Objektif… Aşkta bağlılık ana temalı, hazırlığını sürdürdüğü yeni romanından söz ederken, orada nasıl bir vizyonu ortaya koyacağını da heyecanla merak ediyorum.

Aral, kaosu ve yeni hayatımızı bize, bir edebiyatçı, toplum gözlemcisi, kaotik hayatın parçası ve birey olarak, farklı şapkalarla anlatıyor… Lütfen, aramıza buyrun…

Öncelikle şu soru ile başlamak istiyorum: Türkiye gibi bir ülkede yazar olmayı seçmenin eminim ki farklı zorlukları vardır. Siz kariyerinizde bu tercihi yapma konforuna sahip miydiniz?

Hayır değildim, hayatımı yazar olmak üzerine kurgulamadım. Tabii ki okumaya ve yazmaya çok fazla ilgi duyuyordum. Ama yazar olmak benim için ulaşılması pek de kolay olmayan, hatta yıldızlara uzanmak kadar büyük bir çaba gibi görünüyordu. Bunun için çok zaman gerektiğini düşünüyordum. O yüzden de kendime; ‘40 yaşından sonra bir şeyler yazarım’ diye süre koymuştum. Ama öyle olmadı. İlk hikâyelerimi 30 yaşında yazmaya başladım. Aslına bakacak olursanız, bunların hikâye olduklarının da farkında değildim, onlar benim için, arkadaşıma yazdığım mektuplardı. O, bunların çok güzel olduğunu, her birinin aslında bir hikâye niteliği taşıdığını söyledi. Bu yorumlar sonrasında, yazılarımı dergilere gönderdik. Böylece, 40 yaş sonrası için hedeflediğim dünyaya 30 yaşında adım atmış oldum, hikayelerim çok beğenildi ve yayınlandı. Tabii ki ‘Tesadüfen oldu’ diyemeyeceğim çünkü kendimi bildim bileli okumayı ve yazmayı çok seviyordum, yazmaksa kendimi ifade etmenin en iyi başardığım yoluydu. Öte yandan, yazarlığın verilmiş bir kararla gerçekleşmediğini biliyorum. Bu okuma yazma eylemine duyulan sevgi ve merakla hiçbir şey beklemeden kendiliğinden gelişerek gerçekleşir. Aslında hayat da böyledir. Yani ne kadar kurgularsanız kurgulayın, sizi farklı yerlere götürebilir.

“Bütün bu çabalar, kariyer hedefleri, eğitimler, yaşla ve dönemle ilgili beklentiler bir yere kadar, şartların ve dönemin getirdikleri hatta tesadüfler, hayatta temel belirleyicidir” mi demek istiyorsunuz?

Evet, büyük ölçüde öyle. Örneğin insanın meslek seçimini yönlendiren değişik faktörler var. Sanat dallarından birine ilginiz olabilir. Ama seçim yaparken, nasıl geçineceğinizi düşünebilirsiniz. Bakıyorum gençlere, özellikle aileleri tarafından, daha çok mühendislik, işletme vb. alanlara yönlendiriliyorlar. Bunun nedeni ise ekonomik. Tabii mühendislik okuyup ressam olarak karşımıza çıkanlar da var. Bugün artık, henüz kendinizi tanımaz, ne istediğinizi bilemezken, genç yaşta hayat bizi yönlendiriyor. Biraz da bir anda moda olan meslekler var. Örneğin halkla ilişkiler, iletişim, TV, bilgisayar mühendisliği gibi… Daha kolay iş bulmayı sağlayan, teknolojik olarak gelişen ve gelişecek olan meslekler…

Liberalleşme, küreselleşme, enformasyon, teknoloji, internet… Bunlar bizi daha da farklı bir boyuta taşıdı.

Evet, birkaç ana etken hayatımızı radikal bir değişime uğrattı. Bunlardan ilki iletişim, özellikle cep telefonu… Aynı şey daha önce televizyonda da oldu. Devlet televizyonu tekken bir anda özel kanallar türemeye başladı ve insanlar onun sunduğu dünya ile büyülendiler. Çok geçmedi, bütün evlere bilgisayar ve internet girdi. Bunlar elbette müthiş kolaylıklar, iletişim olanakları yarattı. Ancak daha öncesinde, insanlar daha çok bir arada olabiliyorlardı. Bu iletişim kolaylığı zamanla birbirini doğrudan arama ve yüz yüze olma arzusunu frenledi. Teknolojiyi seviyorum. Hayata büyük kolaylıklar, güzellikler, imkânlar getirdiğini düşünüyorum. Ama aynı zamanda bizleri yalnızlaştırdığını, bir çok güzel şeyden soyutladığını, sanal bir dünyaya götürdüğünü düşünüyorum. O sanal dünya, insanın gerçeklik algısını bozdu. Fantezilerini, hayallerini beslemek için ihtiyaç duyduğu okuma arzusunu da biraz engelledi.

Bu değişimden sanırım sanat da payını aldı…

Evet, sanat ticarileşti, büyük bir kültür sanayisi oluştu. CD’nin çıkmış olması bütün bir müzik sanayini etkiledi. Baskı sanayisine muhteşem makineler girdi ve bir devrim etkisi yarattı. Baskı süreleri kısalırken, kalite yükseldi. Yaşanan bu gelişmelerin paralelinde, sanatın da yaygınlaşması beklenirdi. Ama gerçek sanatın alıcısı ve tüketicisi her zaman çok sınırlı olmuştur. Çünkü bir altyapı gerektirir. Oysa yeni teknoloji ile ortalama kültür düzeyine ve insana yönelim tercih edildi. Dolayısıyla üretilen sanat da roman da müzik de kalite açısından ucuzladı, nitelik kaybına uğradı. İyi şeyler yapılmıyor mu? Evet, elbette yapılıyor ama onların da alıcısı çok az. Sanatın içerisine para girdiği zaman, bu kaçınılmaz bir sonuç oluyor. Elbette herkesten aynı kültür düzeyini, aynı ilgiyi, aynı birikimi ve performansı bekleyemezsiniz…

Sanatın sanayileşmesi kültürel bir kaos mu yarattı?

Bu durum bence sanatçıları olumsuz etkiledi. Bu nedenle de evet, burada da bir kaos doğdu. Resim, heykel, müzik, kitap gibi sanatın bütün dalları büyük tüketici kitle için seri halde üretilir oldu ve bir yandan da kitle tek tip ürünlere yönlendirildi. Şimdi klasik müziği, pop eserleri haline getiriyorlar. Böylece bir opera sanatçısı da magazin programlarına çıkıp popüler şarkılar seslendirebiliyor. Bir biçimde “popüler kültür”ün egemen kılındığı bir dünyada yaşıyoruz ve bundan ister istemez etkileniyoruz. Değersiz bulduğumuz ürünlere alıştırıldık. Burada da bir kaos var, içinden tam olarak çıkılabilmiş değil. Biz yazarlar olarak, bu durumdan şikâyetçiyiz. Edebiyat köşeye sıkıştırıldı. Sorular soran, insanı düşünmeye yönelten, duyguları öne çıkaran gerçek eserler yerine, basit güncel kitaplar, kişisel gelişim türünde çabuk köşe dönme yolları sunan reçeteler sunuluyor okura artık. Oysa edebiyat hayatı değiştirebilecek güçte bir sanattır. Ne yazık ki yok olma riski söz konusu… Elbette zevki belirleyenler de insanlardır. Ancak oldukça ucuz ve standart bir zevke şartlanmaya başladık. Her an yeni bir moda rüzgârı bir değişim dalgası geliyor. Öncekini sindiremeden yenisini tüketmemiz bekleniyor. Artık konsantre de olamıyoruz, o kadar çok çeşit, o kadar farklı sunum ve etki var ki… Her şeyden önce güçlü bir reklam sanayi var. Onlardan etkilenmemek mümkün değil, dolayısıyla ilgi duymadığımız, sevmediğimiz şeyleri duya duya, göre göre, onlarla yüz yüze gele gele “fena değilmiş” demeye başlıyoruz.

Bugünlerde “Televizyonun karşısına geçip hiçbir şey düşünmeden oturuyorum” cümlesini de sık duyuyoruz. Bu noktaya gelmemizde yoğunluğu ve stresi giderek artan “hayat telaşının” da etkisi olabilir mi?

Evet, eğer yorgunsanız ve o temponun içinden çıkmışsanız, televizyonda da ciddi şeyler görmek, ağır tartışmalar dinlemek istemiyorsunuz. Çalışma hayatı, büyük kentte yaşama zorlukları trafik, ulaşım, kalabalık, ekonomik sorunlar insanlara özel alanlarını düzenleme, kişisel ilgilerini yaşama şansı vermiyor. Pek çok insan işten eve evden işe koşturarak robot gibi yaşamakta. Nerede daha eğlenceli, daha kolay ve sizi dinlendirecek bir şey varsa, ona bakmak istiyorsunuz. Burada umutsuzluk da var biraz sanırım. Soluk soluğa yaşanan ekmek kavgası insanı edilgen hale getirdi. Uysal, verilenle yetinen, hayatı daha az sorgulayan, mutsuz, bir örnek bir insan tipi yaygınlaştı.

Yazdıklarınızda hep ‘Aşk imkânsız olandır’ diyorsunuz. İletişim, küreselleşme, kaos… Peki, aşk bundan nasıl etkileniyor?

Bence aşk, imkânsız olduğu zaman aşk olabiliyor. Aşk nedir? Bir hayal zenginliğidir. Karşınızdaki insanı kendiniz için yeniden yaratır ve ona ulaşmak için bir yol kat etmek istersiniz. Ama böyle bir yol kalmadı, artık birbirine ulaşmak o kadar kolay ki! O nedenle de “karşılıksız aşk” diye de bir şey yok. Ondan ilgi görmüyorsanız bir başkası var. Yani mutlaka bir yerden karşılık bulunabilir. Aşkı arama yolları da çeşitlendi. Binlerce, yüz binlerce arkadaşlık sitesi var. İnternette tanışanlar var, gruplar var. İşyerleri çok yoğun, pek çok kişi bir arada çalışıyor. Ama bir şeyleri kaybediyoruz. O ince duyguları, özlemleri, ona ilişkin hayalleri… Hepsi elimizden gidiyor.

Kaos en çok aşkı öldürdü mü diyorsunuz?

Aşk aslında gelecek tasavvurudur. Birisiyle hayatı paylaşacaksınız, onunla bir gelecek kuracaksınız. Ama bu kaos içerisinde geleceği görmek o kadar kolay değil, hiçbirimiz için kolay değil. Gelecek kuşak ve tabii sizler, yarın nerde ne olacağınızı, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Hayat o kadar hızlı ve o kadar yoğun akıyor ki! Her an, her şey değişebilir. Çok kaygan bir zeminde ilerliyoruz. Tabii ki bunun toplumsal, sosyal, ekonomik, kültürel nedenleri de var. Hepsi bir araya geldiğinde, gelecekle ilgili netlik ortadan kalkıyor. Şöyle düşünüyorsunuz; yarın her şey değişebilir, yarın büyük bir siyasi gelişme karşısında birden bire hükümet düşebilir, büyük bir kriz olur, işyerimiz kapanabilir, işsiz kalabilirsiniz… Hayat artık böyle! Birdenbire küresel bir kriz ortaya çıkıyor. Kimse hayal kuramıyor, geleceğini inanarak tasarlayamıyor. Böyle bir dünya içinde, sevdiğiniz insanla yarın beraber olup olamayacağınızı bile bilmiyorsunuz. Dolayısıyla aşk da gündelik, gelip geçici bir eğlenceye indirgenmiş durumda ve bu olumsuzluk insanın içinde derin bir boşluk duygusu yaratıyor.

İş dünyası da artık uzun vadeli geleceğ i hayal etmekten ya da planlamaktan vazgeçiyor. Buna katılıyor musunuz?

Kaos dediğimiz şey tam da budur! Sizin de söylediğiniz gibi, plan yapmayı, ekonomik hesapları bir kenara bırakıyoruz. Büyük bir şirkette çalışıyor olsanız bile durum değişmiyor, belirsizlikler onları da etkiliyor. O yüzden de planlarınızı yaparken bir yığın riski göze almak zorunda kalıyorsunuz ya da kendinizi akışa bırakıyorsunuz. Bu olumsuzluk hem ekonomik hem moral kayıplara neden oluyor. İnanılmaz bir değişkenlik, istikrarsızlık var. Bu duruma ayak uydurmaya çalışmaksa çok yorucu, yıpratıcı. Öte yandan bu hız, bu değişim, büyük bir rekabet getiriyor. Bir yerde tutunabilmek, orada kalabilmek için bile en iyi olmak zorundasınız. Eskiden devlet memurluğu vardı, oraya bir kez girer, emekli olana kadar kalırdınız. Bugünse sizden müthiş bir performans bekleniyor. O performansı gösterebilmek için, kendinizi her an zorlu bir tempoya uydurmak, beslemek, donatmak ve geliştirmek zorundasınız. Ben kendi alanımda bile bu rekabeti yaşıyorum. Sevilen, okunan bir yazarsanız kendi düzeyinizin altına düşmemek zorundasınız. Yoksa hayat sizi bırakıyor. Çelişkili bir durum. Çünkü bir yandan da çoğunluk, sanatın ve kültürün en kolay tüketilenine, görsel iletişimin yormadan oyalanıp eğlendiren türlerine yöneliyor. Kitap okuma yerine dizi film izlemek yeğleniyor. Tabii bu çok insani ama aynı zamanda dramatik bir durum… Sürekli daha kolaya, daha kolayına alışıyoruz. Oysa hayat, tam tersine gitgide yoğunlaşıyor.

Böyle bir noktada başkalarının hayatları da bizi pek ilgilendirmiyor…

Çünkü artık hayatımızın mevcut karmaşıklığına yenilerini ya da başkalarınınkini katmak istemiyoruz. Zaten kendi yükümüzü zor taşıyorken bize ne ötekinden, diye düşünüyoruz. Bugün sistem bencilliği besliyor. Bireycilik çok yüceltildi ama birey olalım derken bencilleşip yalnızlaştık ne yazık ki. Toplumsal dayanışma, özveri, ideal ve bağlılıklar eskimiş sayılmaya başlandı. Sistemin çarkları arasında öğütülen bir çok insan hakkını aramaktan korkuyor. İnsanlar artık sorunları dile getiren kitapları bile okumak istemiyor. Kendine ait bulmuyor, kaçmayı seçiyor.

Aslında en büyük kaos insan ilişkilerinde yaşanıyor…

Müthiş bir iletişim çağında yaşıyoruz ama insanlar arasındaki iletişim koptu, içtenlik kayboldu. Herkes maskelerle dolaşıyor. Birbirine iyi, mutlu ve güzel görünmeye çalışıyor. Kimsenin kimseyle ilgilenmeye zamanı, sabrı ve tahammülü yok. Birbirleri için yapabilecekleri bir şey de yok. Çünkü herkes benzer şeyleri yaşıyor. Birbirimize ne kadar iyi görünürsek, o kadar iyi değerlendirildiğimiz bir dönem içerisindeyiz. İnsani duyarlılığı kaybediyoruz. Özellikle de ince şeyleri… Oysa duyguları yok sayarak ya da görmezden gelerek yaşamak bizi sığlaştırır. Bu kez başka sıkıntılar patlak veriyor. Nasıl mı? Bunalım, depresyon ya da beklenmedik bir hırçınlık olarak… Ya da ortaya büyük bir bıkkınlık, mutsuzluk veya bezginlik çıkıyor. Teknolojiye sığınılıyor. Sanal aşklar yaşanmaya başlanıyor. Onlar da düş kırıklıklarıyla bitiyor. Gerçek aşk, gerçek özlem, gerçek merak kalmadı.

Aşkı kaosa kurban mı verdik?

Evet, belki de… Çünkü aşkta saşık vardı. Saşığın kaybolduğu bir çağı yaşıyoruz. Benim gençlik dönemimde gelenek, görenek, aile baskısı ağırdı... İlişkiler, aşklar ancak saklı gizli yaşanmaya çalışılırdı. Birini sevdiğinizde ömür boyu onunla yaşayacakmışsınız gibi hayaller kurulurdu. Tabii şimdi öyle değil. Her şey çok farklı. Bugün artık daha çok insan tanıyorsunuz, daha çabuk keşfediyorsunuz, daha çabuk tüketip, daha çabuk bıkıyorsunuz. Sadakat önemini kaybetti. Teknoloji her iki cins içinde en azından zihnen aldatmayı kolaylaştırdı. Cinsellik çok abartılıyor. Bütün hayat pratiği kaba saba cinsel özgürlüğe bağlanıyor. Vefa, dostluk, sevecenlik ihmal ediliyor. İlişkiler de evlilikler de çabucak bitiyor. Aşk neredeyse aşağılanıyor, geri kalmışlıkla, saftiriklikle bir tutuluyor. Sürekli olarak seçimlerimiz değişiyor. Aşkı sürekli arayışın kendisine dönüştürmüş gibiyiz. Peki, o zaman, sürekli heyecanı, farklı aşklar yaşamayı mı seçeceksiniz yoksa güvenli dostluğun ağır bastığı, sakin bir limanda mı hayatınızı devam ettirmek istiyorsunuz? Bu size ait bir seçim. Yoksa elbette aşk hep biter. Dostluk, arkadaşlık ve sevgidir devam eden…

Kaos, sadakat ve yoldaşlık dersek?

Evet yoldaşlık! Yanınızda, gerçekten sevgisine inandığınız kişiyi istemeyi kastediyorum, aşkı değil… Sevdiğiniz biriyle hayatınızı paylaşmak mı istiyorsunuz? Seçimlerimiz ve bununla ilgili sapmalarımız üzerine bir roman tasarlıyorum. Bağlılık ve verilen söz ne kadar ve nasıl sürebilir sorgulamak istiyorum. Sonsuza bağlanmış birliktelik tasarımının ölçütleri ve sınırı nedir? Sadakat artık epey eskimiş bir kavram mı? Beraber yol alırken, çok mu önemsenmelidir? Üzerinde durmadan, baskısız yaşanabilir mi? Yani insan zaman zaman farklı insanlara gönlü aktığında, onlarla birlikte olduğunda yuvaya ya da büyük bir dostluk ilişkisi kurduğu insana dönebilir mi? Bunları sorgulamak istiyorum. Tabi bunlar hayattan çıkardığım, bir sorun olarak insanın önüne gelen şeyler… Bu konular bir kaos ortamı içerisinde fazla sorgulanmıyor diye düşünüyorum. Ben yazarak sorgulamak istiyorum. Sınırları esnetmenin hayatı zenginleştireceğine inanıyor ama ortaya çıkacak sorunları da gözden uzak tutmuyorum. Kıskançlık, sadakat ve beklemek. Belki aykırı şeyler söylüyoruz şimdi ama dostluğu, dayanışmayı ve arkadaşlığı cinsellikten ayırabilmek gerekiyor.

Kaos ilişki biçimlerini de çeşitlendirdi… Biraz önce söyledikleriniz, bence konunun bu yönü ile de çok bağlantılı…

Evet, kaos kavramı içerisinde bu da var. Esas olarak da bunu söylemek istiyorum. Aldatma ve birbirine yalan söyleme noktasında özel hayatlarda yaşanan kaosun rolü büyük. Bugün insanlar yalnızca telefonla ya da bilgisayarla bile seks yapabiliyor. Orada hiç tanımadığı, yüzünü görmediği birisiyle seks yapıyor… Böyle bir dünyada seksin olabildiğince ticarileşmesi var. Demek ki sahtelik ve yalan var. İnsanın en özel dünyası da çözülüyor. Şimdiye kadar yasaklar, yalanlar, günahlarla bastırılmış olan şey de dağılıyor. Bir yandan da buna karşı olan fikirler ve tutuculuk, kutsal aile kavramları gelişiyor. Kaos da buradan doğuyor. Çözülmeyi gören bazı kesimler, onu kontrol altına almaya, bu amaçla farklı yaşam biçimlerini topluma empoze etmeye çalışıyor. Orda da büyük bir karmaşa var.

Sizce bunun sonu nereye gider?

Ben bunun devamına biraz politik bakıyorum. Şöyle ki: küreselleşme dediğimiz olgunun sonuna geldiğimizi düşünüyorum. Bugün yaşadığımız ve daha da ağır yaşayacağımızın söylendiği küresel bir sermaye krizi var. Yeni dünya düzeni dediğimiz şey insanları mutlu etmedi ve bir kaos yarattı. Dünyadaki gelir dağılımının daha da bozulmasına neden oldu. Zengin olan daha da zengin, fakir olan daha fakir oldu. Sistem tıkandı. Bundan sonra, eğer bu yeni dünya düzeni sürdürülebilecekse -ki sürdürülemeyeceği görülüyor- daha fazla baskı, daha fazla sömürgecilik yöntemleri ve daha fazla adaletsiz koşulların tercih edilmesi gerekecek. Yani bütün insanlığın savunduğu çalışma koşulları ve değerlerinden, geriye gidiş söz konusu olacak. Ama insanlar şu anki mevcut durumda bile mutlu değil. Yeni ve daha insani koşullar yaratmanın çarelerini ister istemez aramaya yönelecekler.

Belki yeni bir çıkış ya da yeni iş alanları doğacak, belki de bazılarından çekilmeler olacak.

Evet, öyle olacak. Dünyadaki gelirin yüzde 95’ini elinde tutan güçlü ile yüzde 5’ini alabilen güçsüz arasındaki dengeler değişecek. Bilim adamları gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere bütün duvarları, bütün sınırları yıkacak, engellenemez bir göç dalgasının yaşanacağını söylüyor. Belki teknelerde, belki tırlarda yani ölümüne gitmeye çalışacaklar. Çünkü o gelişmiş ülkelerde elde edilen gelirden bir biçimde pay almaya çalışacaklar. Çünkü başka yaşama şansları kalmıyor. Büyük ekonomik krizler yaşandığında büyük savaşlar da çıkmıştır. Şimdi büyük bir savaş çıkar mı? Yoksa bölgesel savaşlar mı körüklenir? Silah sanayi geliştirilerek yeni bir artı değer elde etme çareleri mi aranır? Dünya artık adil bir yer değil, çok acımasız. Bunu göz önünde tutmak ve hatırlamak gerekiyor. Teknolojinin bütün nimetlerine ben, insanlara sunulmuş cicili bicili renkli oyuncaklar diye de bakıyorum. Çok büyüleyici bir dünya... 80’lerden bu zamana kadar gelen son 30 yıl, özellikle gençler için muhteşemdi. Tabii parası olan için. Parası olmayan için ise çok dramatik… Bugünkü iletişim çağında kimlerin nasıl hayatlar yaşadığı göz önünde. Yaşayamayan yaşayanlar içinde, onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi eğlenmek, onlar gibi yaşamak istiyor. Buradan kaos çıkıyor. Terör, vahşet, acımasızlık ve güvensizlik çıkıyor.

Yansımalarını görüyoruz…

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde vardı. 6 ayda 8 kişi annesini öldürmüş. Bu genç insanların ifadelerinde, yaptıkları eylemin tüm suçunu aileye yıktıklarını görüyorsunuz. Annesinden para istiyor, yok yanıtını alıyor ve öldürüyor. Aile sistemini bir engel olarak görüyor. Başka arayışların içine giriyor. Bu da bozulma ve dejenerasyonu birlikte getiriyor… Çünkü sistem sömürerek ayakta kalıyor. Kendi kaynaklarını kendin için kullanamıyor, yatırıma dönüştüremiyorsun.

Sömürmenin yöntemleri artık değişiyor…

Evet. Sistem artık elinde kırbaçla insanları çalıştırmıyor. Daha ince yöntemler var. Bunları herkes biliyor, görüyor artık.

Mesleki olarak bu karışıklığı ve kaosu gözlemlemek durumunda olmanın ötesinde içine de girebiliyorsunuz. Kendi hayatınızı bu karışıklıktan koruyabiliyor musunuz?

Buna imkân yok. Ne kadar korumaya çalılırsanız çalışın başaramazsınız. Çünkü sözünü ettiğiniz dünyada, doğrudan o sorunların kalbinde yaşıyorsunuz. Onların bir parçasısınız. Yazmak benim için tek korunaklı alan. Bana diye sorulduğunda hep aynı cevabı veriyorum: Olup bitenin farkında olmak, dünyayı gözlemek ve bu karmaşıklığın içindeki insan hallerini anlatarak yükü hafifletmek. Yapabildiğim bu… Paylaşmaksa yazmanın en güzel yanı.

Bu telaş hiç bitmiyor değil mi?

Evet bitmiyor. Ben 60 yaşımın üzerindeyim ve hâlâ çok yoğun çalışıyorum. Yani şunu söylemek istiyorum: Hayatın bir güvencesi yok. Hayat çok kırılgan. Bir anda her şeyinizi, sağlığınızı, sevdiklerinizi, aklınızı, emek vererek sahip olduklarınızı hatta hayatınızı kaybedebilirsiniz. Standartlarınız her an düşebilir. Örneğin benim için temel kaygılardan biri, aklım hep başımda, bunamadan ve sağlıklı bir biçimde yaşlanabilmek. Ülkemin, insanımın birbirine düşmeden, felaketlerden uzak bir biçimde ve gelişerek varlığını sürdürebilmesi. Çok daha kolay bir şekilde, daha ortalama ve herkesin hoşlanabileceği şeyler yazmak zorunda kalmadan onurumu ve kendime saygımı kaybetmeden yazmayı sürdürebilmek… Bu dünyada ve kaos içinde, hepimizin en çok önemsemesi gereken şey de onur ve saygınlığımıza sahip çıkmak olmalıdır diye düşünüyorum. İnsani değerlerimizi, birbirimize olan saygı ve sevgimizi korumak… Tüm bunları kaostan en az zarar görecek şekilde götürmeye çalışarak yaşamak zorundayız. Yoksa her şey çok daha zor olur ve giderek çok daha bencil, çok daha paragöz, çok daha çıkarcı bir dünya oluşur. En kötüsü de güzel şeyleri kaybederiz. O zaman da herhalde dünya daha çekilmez bir yer olur.

Sizce gelecekte bizi ne bekliyor?

Bütün işaretler dünyanın daha büyük bir kaos ortamına doğru sürüklendiğini gösteriyor. Örneğin bilimkurgu yazarlarına bakın, insanların farklı gezegenlerde, farklı yeni düzenler ve sistemler içerisinde yeniden var olacakları üzerine kitaplar yazdıklarını görürsünüz. Konuştuğumuz konu o kadar geniş ki! Daha konuşamadığımız çok şey var. Doğa faktörü de var, küresel felaketler konuşuluyor. Ben buna fazla inanmak istemiyorum. Çünkü dünyanın kendi süreçlerinin olduğuna inanıyorum. Kim bilir bu dünyanın kaçıncı yeniden doğuşu. Yaşadığımız yeni bir buzul çağına ya da yeni bir sıcak döneme giriş mi onu da bilmiyorum. Ama bu şekilde sorumsuzca, insani, coğrafi ve siyasi açıdan, yani her anlamda bir felakete doğru koşar adım gittiğimizi söyleyebiliriz. Bunun için mümkün olduğu kadar iyi şeyleri korumaya ve kötülere karşı çıkmak zorundayız. Şu an benim çocukken hayal edemeyeceğim bir konfor dünyasında yaşıyoruz. Ama kaynaklar tükeniyor. Enerji, su, yiyecek sıkıntısı yakın bir gelecekte dünyayı zorlayacak. Daha adil bir biçimde ve dayanışma ruhu içinde yaşanacak bir dünyayı özlemekten de vazgeçmemeliyiz. Gelecek kuşakların lanetinden korunmanın başka yolu yok…

İNCİ ARAL KİMDİR?

Denizli’de doğdu. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nü bitirdi. Eserlerinde daha çok bireylerin toplumsal oluşum ve değişimlerin etkisiyle biçimlenen ruh hallerini, aşkın imkansızlığını, iletişimsizlik ve varoluş sorunlarını irdeleyen bir yazar olarak tanınıyor.

Eserleri: Ağda Zamanı - 1979 (Öykü / 1980 Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülü), Kıran Resimleri 1983 (Öykü/ Nevzat Üstün Öykü Ödülü, 1989’da Fransa’da yayımlandı), Uykusuzlar -1984 (Öykü 1992’de Fransa’da yayımlandı) Sevginin Eşsiz Kışı - 1986 (Öykü), Gölgede Kırk Derece - 2000 (Öykü/2001 Yunus Nadi Öykü Ödülü), Ruhumu Öpmeyi Unuttun - 2006 (Öykü), Ölü Erkek Kuşlar 1991 (Roman/1992 Yunus Nadi Roman Ödülü), Yeni Yalan Zamanlar - 1994 (Roman), Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm - 1997 (Roman), İçimden Kuşlar Göçüyor - 1998 (Anı Roman), Mor - 2003 (Roman 2004 / Orhan Kemal Roman Armağanı), Anlar İzler Tutkular - 2003 (Deneme) Taş ve Ten - 2005 (Roman), Ruhumu Öpmeyi Unuttun 2006 (Öykü), Safran Sarı 2007 (Roman), Unutmak 2008 (Anı Söyleşi)