Kobi Finans Dergisi:

‘KOBİ’ler Organize Olarak Başarılı Olabilir’
‘KOBİ’ler ancak bir organizasyonun parçası olarak ihracatta başarılı olabilirler. Tek başına iş yapmaya çalıştığın zaman sınır ticaretinin ötesine geçemezsin. Sınır ticareti de ancak bir aileyi besler.’
Herşeyi bilen, kahkahalarıyla ortalığı şenlendiren, yemeyi, içmeyi, gezmeyi, sevdikleri ile vakit geçirmeyi çok seven, yaşam zevkini iliklerine kadar hisseden adam… Her sabah uyandığında ilk iş olarak gazetedeki köşesini okumaktan büyük keyif alan, birbiriyle bağlantısı olmayan birçok çevreden sayısız dostu olan, zaman zaman duygulanan, zaman zaman anılarının derinliklerinden çıkardığı hikayelerle herkesi düşündüren bir düşünce adamı. Hıncal Uluç’u böyle tanıyoruz. ‘Hıncal’ın Yeri’nde bir gün Türkiye’nin tekstil sektörünün sorunlarını yazar, bir gün sanata el atar, bir gün Galatasaray’ın yönetim sorunlarına..
Bir gün kadın-erkek ilişkilerinden dem vurur, bir gün ekonomiyi ele alır. Trafik ve belediye işleri konusunda da çok hassastır. Hatalı sürücüleri ‘plakalarıyla’ deşifre eder. Ona bu yüzden ‘Herşeyi bilen adam’ derler. Tespitleri çoğunlukla doğrudur, o da bunu yarım asra yaklaşan mesleki tecrübesine bağlar. Biz onunla biraz paradan, biraz ihracattan ve KOBİ’lerden konuşmak için buluştuk. Yazılarında, Türk iş dünyasına gözlemlerini, analizlerini, birikimlerini anlatan ama kendi yaşamında para konuları ile pek de ‘ilgilenmeyen’ Uluç, KobiFinans okurları için, ‘içinden geldiği gibi’ anlattı… Gazeteci, yazar, yorumcu, Hıncal Uluç:
Hıncal Uluç’un hayatında paranın yeri nedir?
Bir para adamı için çok şaşırtıcı bir cevap olacak: Paradan da hesaptan da nefret ediyorum. Siyasal bilimler fakültesine girdiğimizde, okulumuzun mezunları için en çok para kazandıran yer mali şubeydi. Son sınıfa geldiklerinde özel bankalar tarafından paylaşılıp meclis üyeleri kadar maaşla işe başladılar. Buna rağmen mali şubeye girmeyi aklımdan dahi geçirmedim. Babamın bize verdiği öğütlerin hayatımda çok büyük rolü vardır. O bize hep ‘paraya değer vermememizi’ söylerdi. Gerçekten de, yaşamda paranın ne kadar önemsiz olduğunu sonradan öğrendik.
Bakın gazeteciliğimin 48’inci yılındayım. Bugüne kadar çalıştığım hiçbir gazete yöneticisi veya patron çıkıp, ‘Hıncal Uluç benimle maaş pazarlığı yaptı’ diyemez,çünkü ben yalnızca yazı pazarlığı yaptım. Transfer pazarlığı da hiç olmadı. Zaten ben transfer de olmadım, ya kovuldum ya da çalıştığım yer kapandı. Çok transfer teklifi de geldi ama benim için çalıştığım yerde mutlu olmam önemlidir.
Paranızın hesabını yapmaz mısınız?
Hep şuna inandım: Iyi bir iş yapıyorsam, o işin bedeli olan parayı, orada kalmam için mutlaka vereceklerdir. Şu an da kaç para aldığımı, samimi olarak söylüyorum, bilmiyorum. Hatta onların nasıl kullanıldığını da bilmiyorum. Bilsem çıldırırdım. Bunlarla uğraşmayı bilen bir sürü insan var, biri mutlaka yapar. Ben çalıştığım bankanın müdürüne yetki verdim.
Gelecek kaygınız yok mudur? Yaşlılık, çalışamayacağınız zamanlar vb…
Babam derdi ki: Eğer ölünce üzerimde 5 kuruş para bulursanız, yazık olmuş babama, bu 5 kuruşu harcayamadan gitmiş deyin. Allah’a şükür, elden ayaktan kesildiğim zaman, kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceğimi biliyorum. O da bana yetiyor.
Peki sizi hayatta para dışında mutlu eden şey ne?
Yazdığım yazıyı, ertesi sabah erkenden, büyük bir keyifle okumak, sağlıklı olmak… Özellikle son yıllarda istediğim her şeyi yapabiliyorum, maddi durumum da buna imkan veriyor.
Sizin paranızı asistanınız Yasemin Hanım (Sayın) ya da bankanız mı yönetiyor?
Evet.
Almak istediğiniz bir şey olduğunda ‘O kadar paranız yok Hıncal Bey’ dediler mi hiç?
Şimdiye kadar olmadı. Örneğin geçen yıl en büyük harcamalarımdan birini yaptım, bir minibüs alıp mobil ofise çevirttim. Büyük bir paraydı ve elimdeydi. Demek ki varmış.
Peki Hıncal Uluç başarılı girişimci olabilir miydi? Yoksa batar mıydı?
Hayatta olamazdım. Girişimci olmak demek piyasayı çok iyi bilmek demektir, kim giriyor, ne giriyor, ne çıkıyor takip edeceksin. Sabaha kadar uykuların kaçacak.
‘Eğer paradan anlasaydım şu işi yapardım’ dediğiniz bir iş var mı?
Yok, girdisi çıktısı para olan hiçbir şeyle işim olmaz.
Siz kamuoyunda ‘her şeyi bilen adam’ olarak ün yaptınız. Türkiye’de KOBI’lere baktığınız zaman neler söyleyebilirsiniz?
Bizde küçük işletmelerin zaafı, daha çok aile işletmeleri olmaları ve kurumsallaşamamalarıdır. İşin başında biri var, ona da iş babasından kalmış. Tabii geleneksel olarak da işi en iyi kendilerinin yaptığını düşünüyorlar. Bunun en canlı örneği bizim Ertekin. (İstanbul Ortaköy’de bulunan Ertekin’in Yeri’nin sahibi) Ortaköy gibi en işlek meydanın girişini tutmuş, normalde gökdelenlerinin filan olması lazım, ama hala boş, dünyanın en kötü işletmesi… Ama sorarsan ‘Bu işi ben bilirim, kimse de işime karışmasın’ diyor ve sürünüyor. Orayı bir bilene verip, ayağını uzatarak, akşama kadar çayını, kahvesini içip gelen geçenle sohbet etse ve o bilenin kazancının yüzde 25’ini alsa, bugünkünün on mislini kazanır. Ters bir örneği de bizim Ankara’daki evimizin karşısındaki bakkaldan vereceğim. Biz oranın adını ‘talihsiz’ koymuştuk. Kim açtıysa kapattı. O sıralarda bize sırtında damacanayla su getiren Ahmet diye bir çocuk vardı. Ben İstanbul’a geldikten sonra binanın altını almış. Bakkal, kasap, manav bir arada işletiyor, pırıl pırıl çalışıyor. O, şunu fark etti: Küçük işletmelerde en önemli özellik güvendir. Kapısına giden her insanın ne düşündüğünü ve ne istediğini anlayan ve karşılayan bir dükkan olmuş. Herkes de onu tanıdığı, sevdiği için alışveriş yapıyor. O da onları aldatmıyor, en temiz, en taze malları veriyor. İşletme budur. Bir de bizim insanımızda kadercilik var, ‘Bu gün de bu kadar, Allah razı olsun’ demek var.
Son zamanlarda KOBİ’lerin yurt dışına açılmaları için teşvik etme konusu gündemde…
KOBİ’lerin organize olması lazım. Ancak bir organizasyonun parçası olarak ihracatta başarılı olabilirler. Tek başına iş yapmaya çalıştığın zaman sınır ticaretinin ötesine geçemezsin. Sınır ticareti de ancak bir aileyi besler. Ne kendine, ne geleceğine bir şey sağlayamazsın. Türkiye’de tekstil ihracatı nasıl başladı? Sektör temsilcileri birlikler kurdular, organize oldular, seslerini birlikte duyurdular. Aksi takdirde, büyük markalar olmalarına rağmen o potansiyele tek başlarına sahip olmaları mümkün değildi. ‘Çok iyi bir pantolon yapıyorum ama pazarlama departmanım yok, ürünümü tanıtamıyorum, kime-nasıl gitmem gerektiğini, nasıl mal satacağımı bilemiyorum.’ Bu son derece normal bir şey. Pazarlama ve satış apayrı işlerdir. KOBİ’ler Türk ekonomisinin büyük bir bölümünü elinde tutuyor, ama kendilerini küçük olarak kalmaya mahkum görüyorlar. Neden? Çünkü güçlerinin farkında değiller. Birleşmezsen, bir sivil toplum gücünün parçası olamazsan, sesini duyuramazsın. Son zamanlarda birleşme adına bir takım oluşumlar, hareketlenmeler görüyorum. Ama bunlar sonuç almak için yeterli değil. Daha fazla çaba, işbirliği lazım. Bunların hepsi dağın tepesindeki kartopu, bir araya gelince çığ olacaklarını biliyorlar ama bir araya gelemiyorlar. Merter’de gidiyorsun bakıyorsun 1 YTL’ye (1.000.000 TL) gömlek diken bir atölyenin, o gömleğin 150 euro’ya satıldığından haberi bile yok.
Önlerinde başka problemler de yok mudur dersiniz? Eğitim, finansman vs.?
İnsanlar kaderci oldukları sürece onları silkelemek zordur. Onlara bunun böyle olduğunu kim öğretecek? Medya. Ben üniversite mezunu, 45 yıllık gazeteciyim,bu halimle bilmezsem, ilkokul mezunu Ayşe kardeş nasıl bilsin? Van’da kilimler dokunuyor, buraya geliyor, yok pahasına satılıyor. Yazık... Yalnızca bu sektör, hem Türkiye’ye, hem küçük işletmeye, hem de kilimleri dokuyan emekçilere büyük kazanımlar sağlayabilir. O kilimlerin yurtdışında 100 binlerce dolar edeceğini biliyorum. Ama biz Van kiliminin İstanbul’a gelmesini ve burada turistlere satılmasını marifet sanıyoruz. Neden New York’a götürmeyi aklımızdan geçirmiyoruz? Amerika’da el işçiliği herhangi bir ürünün değerini 10 katına çıkartabilir. Hiç unutmam, büyük mağazalardan birinde çok şık bir gömlek görmüştüm, 10 dolardı. Yakasında da çok şık bir arma vardı. Fiyatı çok ucuz geldi ama biz yine de bir dolaşalım dedik. Bir üst kata çıktığımda aynı gömleği gördüm, yine aynı arma vardı ama fiyatı 110 dolardı. Birinden biri yanlış… Tekrar aşağı indim, yanlış mı gördüm, yoksa defolu mu diye bir bakayım dedim. Hayır doğru. Yukarıya çıkıp tezgahtar kıza aradaki farkın nedenini sordum, o da bana ‘Aynısı değil’ dedi. Pahalı olanın farkı, armasının elle işlenmiş olmasıymış. ‘Hiç fark edilmiyor, kim bilecek elle işlendiğini’diye sordum. Bana ‘Siz bileceksiniz’ dedi. İşte aradaki fark onlar için bu kadar önemli. Türkiye el işinde bu kadar iyiyken neden bu fırsattan yararlanmasın?İşte bunları anlatmak gerekiyor.
Türkiye’de bu tür fırsatları görenlerin başarı öyküleri de yok değil…
Evet ama çok az. Geçen yıl Çatalca’ya gitmiştim. Eski bir spor yazarı arkadaşım gazeteciliği bırakmış, büro mobilyaları yapıyor ve Amerika’ya inanılmaz bir ihracat yapıyor. Fabrikada 3 işçi var, her şey bilgisayarla yapılıyor. Buradan kereste giriyor, oradan mobilya çıkıyor… Ancak Amerika daha sonra kota koymuş, bunun üzerine malları alan adam ‘Ben bu kaliteyi Amerika’da bulamam ama senin mallarını da ülkeye sokamıyorum, sen gel burada bir fabrika daha kur’ demiş. Yani potansiyel bu kadar büyük ama farkında olanlar az. O zaman birilerinin bizi yönlendirmesi lazım. Şimdi Çin ile kotalar kalkıyor, herkes panikte. Çin geliyorsa sen de Çin’e gidersin. Çin ucuz mal yapıyor ama sen de kaliteli yapıyorsun. Önümüzde birçok pazar var ama biz organize olup değerlendiremiyoruz. Bakın Türkiye’de yıllar önce, AB’ye karşı Karadeniz Ekonomik Birliği kuruldu. Uzun bir dönem Sovyetler Birliği şemsiyesi altında yaşayan ülkeler, bu birlik dağılınca çıplak kaldı. Karadeniz Birliği deyince de Rusya bayıldı bu işe. Ancak işler fevkalade iyi giderken bir taktik hatası yapıldı. Türki Cumhuriyetlere ayrıcalık verilmek istendi. Böyle olunca da herşey buz gibi oldu. Rusya da Karadeniz Birliği’nin diğer tarafına geçti. Eğer Karadeniz Birliği’nde işler istenildiği gibi gitseydi, bu gün biz AB’ye koşullarımızı sunuyorduk, onlar bize değil.
‘El İşi Yap, Amerika’da Değerinin 10 Katına Sat’
KOBİ’ler el işi ürünleri ABD’ye götürürlerse büyük kazançlar elde edebilirler mi?
Kesinlikle… Başka bir örnek daha vereyim… Yine böyle büyük mağazalardan birinde oturuyorum. Adamın biri önümde bir aşağı, bir yukarı dolanıyor. Huylanmaya da başladım. Önümde durdu ve şöyle dedi; ‘Ayakkabılarınız Amerikan malı değil.’ Evet dedim. Nerede üretildiğini sordu. Ben de ona ‘Türkiye’den geliyorum, ayakkabıları da Bodrum’da yaptırdım. İbrahim Usta dikti’ dedim. ‘Ben üst mağazanın genel müdürüyüm, bu ayakkabıları Amerika’da şiddetle satacağımıza inanıyorum, ne dersiniz?’ diye sordu. Düşünebiliyor musunuz, ayakkabı ihraç edeceğiz, köşeyi döndük. Haftaya dönüyorum, Türkiye’de ayarlarız dedim. Deneme mahiyetinde 20.000 çift istediklerini söyledi. Tutarsa 120–150.000 civarında alacaklardı. İbrahim Ustayı aradım, bana şöyle dedi: Bütün Bodrum’u ayağa kaldırsan belki 600 tane yapabilirsin… Adam ayağımda görüp bakıyor, beğeniyor, bu Amerikan malı değil diyor, düşünüyor, Amerika’da satabileceğini düşünüp 120.000 çift siparişi veriyor. Biz bunu niye organize edemiyoruz Türkiye’de? Çünkü İbrahim Usta oraya gelen turistlere günde 10 tane ayakkabı yapıyor.