Cüneyt ÖZDEMİR - Gazeteci

Kobi Finans Dergisi:

Cüneyt Özdemir

"Ben, istediğim hayatı yaşıyorum"

“Bazen, çalışma odamın önünden geçerken, heyecanla onlara bakıyorum. Epeyce arttı kitaplarım... Şaka maka, emekliliğim için harika bir hazırlık oluyor. Şimdi vakit yok, malum, iş güç… Geçen gün bir hesap yaptım. Yılın en az 3 ayında yurtdışındayım. Ofisin yoğunluğunu anlatmaya gerek yok. E tahmin edin, akşamları da yemekli toplantılar, görüşmeler… Fırsat olmuyor bir türlü. Merak ediyorum kitaplarımı, çok merak ediyorum, ama… Neyse, ona da vakit buluruz elbet. Sahi, biz ne diyorduk?”

Bugün röportaj yaptığım üst düzey bir yönetici laf arasında bu cümleleri sıralayıverdi.

"Şimdi vakit yok, malum, iş güç."

O gün geldiğinde, okumak, bugünkü kadar heyecanlı olacak mıdır? Ya da o uzun tatile çıkmak, gece yere uzanıp yıldızları izlemek, eşi dostu görmek, saatleri saymadan uyumak… Kimbilir?

Enformasyon ne güzel şey… Dünya da küçüldü, küresel köy oldu. Rekabet var, artık herkes her yerde her işte birbirinin rakibi… Farklı şeyler yapmalı, yeni şeyler bulmalı… Hızlı koşmalı, rehavetten uzak durmalı. Hepsini okumalı, görmeli, duymalı, yemeli, içmeli, az uyumalı, çokça yaşamalı, çokça kazanmalı… Arada şu vitaminleri de alıp koşmaya devam etmeli ki enerjimiz düşmesin, hayat kaçmasın… Bu arada en yenisini, en iyisini almalı… Eskiyeni de hemen çöpe atmalı… Nereden çıktı şimdi bunlar?

Ne diyelim, hayatlarımız ve tercihlerimiz… Belki de siz de benim gibi, koşmayınca yorulanlardansınızdır. Ya da emeklilik için hazırladığınız uzun maddeleri olan listeler vardır elinizde?

Öncelikle muhabir, yazar, TV programcısı, Dipnot TV ile girişimci ve daha birçok zenginlikle karşımızda duran Cüneyt Özdemir, yani bu röportajın konusu olan nev-i şahsına münasır kişi, her şeyin, “zamanında yaşandığında” tadı olacağına inananlardan… Bu yüzden, seçimleri doğrultusunda yaşıyor, bazen kontağı kapatıp, o an olmak istediği yerde, hayatı içine çekiyor, duruyor ve nefes alıyor… Sonra başka bir yerde, koşuyor…

Özgürlüğünün altını çiziyor, özel hayatında ya da işinde, mutlu olduğu yer neresi ise orayı merkezine alıyor. Bu hayata uygun görmediklerini, geri çeviriyor.

Özdemir, bu yüzden Dipnot TV ile haber programları, TV programları ya da belgeseller hazırlayan, kurumsal işlere de imza atan bir şirketin girişimcisi olarak da karşımızda duruyor.

Buyrun, devam edelim…

21 yaşında insanlar genellikle ergenliğin son demlerini yaşarlar, farklı tutkuları ve heyecanları vardır… Siz ise o sıralarda Irak sınırında 500.000 kişilik Kürt göçünü belgeleyen NBC ekibinde kamera asistanıymışsınız… Neydi sizi bu hayata yönlendiren? Gazeteci olmaya çok mu erken karar verdiniz?

Tabii ki küçükken kendim için ‘Gazeteci olacağım’ gibi bir hedef belirmemiştim. Sonuçta belirli bir yaşa kadar, ailenizin size verdiği ya da yüklediği misyonla, hayatın size sunduğu ve elbette sizin de üzerinde çok fazla tercih yapamadığınız bir durum içerisinde yaşıyorsunuz… Ama böyle bir modelde, kendi içinizde nasıl bir hayat tarzınız olduğu önemlidir. Derken, ya hayat sizden, ya da siz hayattan bir şeyler alıp verirsiniz. Bu alışverişte mutlaka üniversiteyi ya da liseyi bitirmenize de gerek yoktur. Okursunuz, izlersiniz, dinlersiniz, solursunuz… Çevrenizde neler olduğunu, nasıl bir dünyada yaşadığınızı tatmaya başlarsınız. Arkadaşlıklarınız da buna göre gelişir, kendinize bir dünya yaratırsınız, sorgulamaya başlarsınız. Bu noktada, bizim şansımız, daha erken yaşlarda bu sorgulamayı yapabilmeye başlamış olmaktı. Bildiğiniz gibi, istediğiniz üniversiteye girmeniz, sınav sistemi gereği pek de garantili bir yol değil. Mevcut eğitim sistemi de insanlara ne yazık ki çok olanak sunmuyor. Eğer öyle olsaydı, açıkçası ben mimar olmak isterdim. Bir hobi olarak, mimari yayınları izlemeyi, mekanları gezmeyi çok severim. Türkiye şartlarında mimar olamadım. Ama sonuçta, içinden çıktığınız hayat, sizi bir anlamda evrimsel olarak başarılı olmaya itiyor. Burada ise şunun altını çizmek istiyorum: Mesleki başarıdan bahsetmiyorum, hayattan tatmin olmayı, mutlu olmayı, kendi ile barışık olmayı kastediyorum… Olursunuz ya da olmazsınız… Aslolan da budur.

Peki, gazetecilikteki yükselişiniz nasıl gerçekleşti? Kariyer gelişiminin, deneyimle ilişkili olduğu bir alanda siz genç yaşlarda hızlı bir ilerleme kaydettiniz…

Sonuç olarak, aslında benim birçok gazeteciden hiçbir farkım yok. Evet, bu meslekte okul kadar “alaycılık” da önemlidir. Bizde böyle bir gazetecilik kültürü vardır. Üniversite döneminde, yaşıtlarıma göre en önemli farkım, arkadaşlarım Bodrum’a tatile giderken, benim Güneydoğu’da haberin peşine gidiyor olmamdı… Bu tamamen bir tercih meselesiydi. Kısacası yola erken atıldım. Meslek hayatıma kameraman olarak başladım, o yıllarda işimin ekonomik karşılığını çok da iyi aldığım söylenemezdi. Sonra ‘Ben kameraman olmak istemiyorum’ dedim. 32.Gün’e başlarken, böyle bir kriz dönemi yaşadığımızı hatırlıyorum. Ben haber yapmaya çalışırken, orada başlarken aldığım kameramanlık görevi beni engelliyordu. Muhabir gibi davranan bir kameramandım… Benim montaj alanında çalışmamı istiyorlardı. Bu durumu, Mehmet Ali Birand ile konuşmuştuk. Ona, ‘Ben burada olmayabilirim, ama mutlaka gazeteci olacağım’ demiştim. Belki de bu durum, biraz önce sorduğunuz, hayal etmenin ve kendine inanmanın hayattaki rolünü gösteren bir örnektir. Bunun yanında net kararlar alabilmek de önemlidir. Bizim Ankara’dan çıkıp İstanbul’a taşınmamız, daha doğrusu hayatımızı taşımamız, 32. Gün’den ayrılmıştım, birden ATV Haber’e geçişim… Bunların her biri hayatımdaki önemli tecrübelerdi… Sonra yeniden 32. Gün’e döndüm. Arkasından CNN Türk’te kurucu ekibin içinde yer aldım, yönetim tarafına geçtim. Derken bir gün, CNN Türk binasından çıkıp, risk aldım, şirketimi kurdum ve gazeteciliği dışarıdan devam ettirmeye başladım. Bunların hepsi, kendi kararlarımdı. Ben bu ana kadar iyi geldim. Elbette geçmişte aldığım siyasi ve politik kararlardan dolayı, ben de işsizlik yaşadım. Hatta ekibimle birlikte işsiz kaldığım dönemler de oldu. Her kararın riski vardır. Olumlu bir yapınız varsa, gerçekten yaptığınız işe inanıyorsanız ve biraz da şans yardım ediyorsa mutlaka bir noktaya varıyorsunuz. Ama tam tersi de olabiliyor. Bazen de işler kafanızda kurduğunuz kadar iyi gitmiyor. XXXXX’in bir sözü vardır, benim de gazetecilikte geçtiğim dönüm noktalarını ifade eder: ‘Her zaman yenildik ama her seferinde daha iyi yenildik.’ İşte o yüzden, biz, ekip olarak denemeden vazgeçmeyiz. Örneğin bazen, ‘Oraya gitmek imkansız’ derler. ‘Tamam, deneyelim ve görelim’ derim. Hayatta denemeden başarılı olunacağına inanmıyorum. Özetle, kendi doğrularınızın üzerine gitmek ve zorlamak, insana bazı kapıları açıyor diye düşünüyorum.

Hayatın çokça alanında varsınız… Peki en çok hangisinde mutlusunuz?

Hepsinde mutluyum. Ben iş dünyasını tek boyutlu görmüyorum. Örneğin gazeteciliğe bakışım, yalnızca Türkiye sınırları içinden olamaz. ‘Ne olacak bu Türkiye’nin hali’ diyerek bütün bir yılı geçirmiyorum… Bu dünyanın halinin ne olacağı, geçmişi ve geleceği beni daha fazla ilgilendiriyor. İnsanın kendisini kısıtlamasının da doğru bir şey olduğuna inanmıyorum. Zaman zaman elbette biraz fazla yorulduğum oluyor. Ama hayatın öteki hali, rehaveti ve tembelliği de beraberinde getiriyor. Burada bir iddia var, bir şeylerin peşine düşmek ve kovalamak var. Örneğin şimdi, gerçekten bir film çekmek istiyorum. Bir dönem dizi filmler yaptım, şimdi heyecanla filmi düşünüyorum… İnternet platformunda hayat geçen Dipnot TV girişimimiz (www.dipnot.tv) ile hayatta farklı tatlara bakan, farklı yerlerde duran insanların bir araya geldiği bir ortam oluşturmak istiyorum. Aklımda bir de farklı televizyon programları var. Onlarla da yapımcı olarak uğraşıyorum. Ama tüm bunları yaparken de işin ticari boyutuna girmek niyetinde değilim. Çünkü Türkiye’de ticaret farklı dinamikleri gerektiriyor ve o dinamiklerdeki yapımcı benim kafamdaki üretken insan değil… Türkiye’nin emniyet teşkilatı hakkında kitap yazıyorum ve bu alanda ilk kez bir kitap yazılıyor. Ben farklı yerlerdeki yetenekli insanlarla bir araya gelip ortak bir üretime imza atmanın, takım üretiminin, bizlere ve ülkeye bir katkısı olduğuna inanıyorum. ‘Ben daha neler yapabilirim’ diye düşünmek, bunu yaparken çok dağılmamak ve yere sağlam adımlarla basmak, hem insana kendi içinde farklı bir mozaik yaratıyor, hem de ülke için katkı oluşuyor. Bir de bırakın, hepimiz birbirimize benzemeyelim. Mutlaka Ankara gazetecisi olmayalım, ya da mutlaka Başbakan’a akıl veren gazeteci olmayalım… Birilerimiz de bunları yapsın, bunları düşünsün…

Bu kadar çok iş alanı arasında gidip geliyor olmanın, üretkenliğinizin bu kadar yoğun olmasının hiç zorluğu ya da riskleriniz oluyor mu?

Ben bu duruma izin vermemeye çalışıyorum. Çünkü, çok yıpratıcı bir süreçtir. Düşünceler ve fikirler çok kırılgandır. Bazen aylarca uğraşır, ancak hiçbir şey sonuca ulaşamadığınızı görürsünüz… Diyorum ya, denemeden vazgeçmemek gerekiyor. Bir de önemli olan şudur: Hayatta bir duruşunuz, bir bakış açınız varsa, ister gazeteci olarak, ister mimar olarak vs. kaygıları ve endişeleri bir kenara atıp o işin içine girebiliyorsanız, işin ne olduğu önemli değildir, sizin ne olduğunuz önemlidir. Bakın ben yapımcı olarak 2 dizi yaptım ve battım. Evet, ticareti beceremedim… Yapabilenlere de saygım vardır. Sonra dedim ki; ben bir daha böyle bir şey yapmayacağım… Ve başka yöne yöneldim. Bana maddi ve manevi zararı olmayan, benim için doğru olan işlerin altına imza attım.

İşin ticari tarafını düşünmek zorunda olanlar için de bu durum pek kolay değildir kuşkusuz…

Türkiye’de bir iş yapmak kolay değil. Sınırlamalar çok fazla… Ekonomik özgürlüğünüz olmadan, ne yazık ki siz de özgür değilsiniz. İster gazeteci, ister bir film yapımcısı, ister bir internet girişimcisi olun… Eğer ekonomik özgürlüğünüz yoksa, o zaman bir şeylere ‘Evet’ demeye başlıyorsunuz. Ya da kendinizi kısıtlıyorsunuz. Ben de aslında bunu kırmak için Dipnot TV’yi kurdum. Bu şirkette de amacım, çok para kazanmak değil. Zaten mütevazi bir hayatı olan insanlarız, çok paranın insanlara çok önemli kazanımlar yaratacağına inananlardan da değilim… Benim için önemli olan, bir şeylerden kazandığınızla bir kabı doldurduğunuzda, onu başka bir kaba koyup, orada yani bir şeyler üretmek ve bunu başkalarına bağımlı olmadan yapmak. Bu önemli bir özgürlük! Açıkça söyleyeyim, ben bu özgürlüğü kazanmak istiyorum. Bunu tırnaklarımla yapıyorum. Bütün ekip arkadaşlarımla aynı gemideyiz, biz yalnızca para kazanılacak işler yapalım diye bu işe girmiyoruz. Hoşumuza gitmeyen, kafamıza yatmayan işleri başkalarına yönlendiriyoruz. Birilerine bağımlı olmakla özgürlük olmaz.

Parayı kazanmak ve onu kullanmak için de sanırım hayal gücü gerekiyor…

Bugün bakıyorsunuz, Türkiye’de çok büyük bir sermaye dönüşümü var, para sürekli el değiştiriyor. Geçtiğimiz günlerde Ankara’ya gittim. Gaziosmanpaşa eskiden Ankara’nın en ünlü semtiydi. Ama bu kez kendimi Kurtlar Vadisi’ndeymiş gibi hissettim… Yakaları kalkık, siyah takımlı adamlar, altlarında Ferrariler… Otelin barına gidiyorsunuz, korumalar sizi; ‘Damsız girilmez’ diyerek içeri almıyor. Dünyanın dört bir yanında 5 yıldızlı otellerde kaldım, böyle bir uygulamaya rastlamadım. Bu apayrı bir ruh hali… Ferrari’ye biniyorsunuz ama halk otobüsünün arkasında bekliyorsunuz. Bu mudur sizin para harcama kültürünüz? Aslında bu durum Ankara’da daha çıplak görünüyor. Bu noktada, şunun da altını çizmek isterim: Ben bu tip insanlar için yakıştırılan “sonradan görme” tanımına da çok karşıyım. Sonradan görmelik, kültürsüzlüktür. Çünkü bu insanların cepleri bir anda büyük paralarla dolmayabiliyor. Bu durum, insanın kendisini geliştirmesi, hayata farklı bakması, hayatın zenginliğini tatması ve bu zenginlikte yaşaması ile ilgilidir. Hayattan aldığınız tatların rengi zenginliğinizi yansıtır.

Siz aslında çok şeffaf bakarak gazetecilik yapmaya çalışıyorsunuz…

Evet, yapmaya çalışıyorum.

Gazetecilikte neden başka bir alanı seçmedeniz? Bu zor bir hayat değil mi?

Ben üniversite sınavına kadar, mimarlık ve uluslararası ilişkilere, diplomasiye merak salmıştım. Ama o zaman ki sınav sistemi beni buraya savurdu. İyi ki de savurmuş. Sonra mesleğim olarak görüp, bu alanda kendimi nasıl geliştireceğimi düşündüm, eğitimler almaya karar verdim. Okulunu okudum, gittim bir süre İngiltere’de kaldım, multimedya üzerine araştırmalar yaptım. Ve işim için dünyayı dolaşmaya başladım. Bu bana çok büyük bir hediye gibi geliyor. Gazetecilik tam benim ruhuma göre, ben de tam gazeteciliğe göreyim. Şu anda yılın 4-5 ayını yurtdışında geçiriyorum. Ama yurtdışı derken, sizi yanıltmamayım. Afganistan’a gidip savaşı takip ediyorsunuz ya da Nobel Ödüllerini izlemek için seyahat ediyorsunuz. Dünyada hiç göremeyeceğiniz insanları tanıma imkanınız oluyor, gidemeyeceğiniz yerlere gidiyorsunuz. Türkiye’de pek çok insanın içinden geçen ya da söyleyemediği sözleri söyleyebilme, yapmak isteyip de yapamadıklarını yapabilme gücüne sahibim. Ama bunları anlatırken, sonuç olarak, şunu da gözden çıkarmayalım: Bu da bir iştir ve insan hayatı da tamamen işten ibaret olmamalıdır. Ben ‘Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur’ ekolüne de karşıyım. Evet, gençliğimi gazeteciliğe verdim, gazetecilik de bugün bana bu hayatı verdi. Ama bundan sonrası için, mesleğimin gerekliliklerini yerine getirirken, hayatın farklı alanlarında da üretiyor olmak istiyorum.

Bazen kontağı tamamen kapatabiliyor musunuz?

Gazetecilerin bazıları, -bunu özellikle tırnak içinde söylüyorum- işlerini belli bir sınır içinde tutamıyor ve ne yazık ki özel hayat kavramı kalmıyor. Bu noktaya geldiğinizde, etik kaygılar bir yere kadar işliyor ve bir bakıyorsunuz geliyor, iş dedikoduya dönüyor. Örneğin yurtdışında bir yere tatile gidiyor, bir meslektaşınızla karşılaşıyorsunuz. O da tatil yapacak. Sohbet ediyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz, konuştuklarınız bir internet sitesinde yazılmış… İyi de, bunu da yazma artık, tatil yap, kendi hayatın olsun, ara ver… Hayat böyle geçmez. Bunlar bizim, yaşayarak öğrendiklerimiz… İşte bu yaklaşım, ‘Gazeteciden dost olmaz’ ön yargısını da beraberinde getirdi. Ben, insanların hayatlarını sürekli kayıt altına alan bir kamera gibi dolaşmak istemem. Son 8-9 yıldır, tatile gittiğim zaman yanımda fotoğraf makinesi bile götürmüyorum.

Siz, izlerken, dinlerken, yaşarken ya da okurken, çok daha farklı şeyler görüyorsunuz… Daha çıplak, daha derin gerçekler… Bunların üzerinizde farklı bir etkisi oluyor mu?

Geçenlerde biriyle sohbet ediyordum, bana bir şey anlattı. Ona dedim ki; ‘Keşke ben bunu hiç duymasaydım.’ Çünkü anlattığı, uykularımı kaçıracak, huzursuz edecek bir şeydi. Evet, bazen ‘Keşke hiç duymasaydım’ noktasına geldiğim zamanlar oluyor. İşte bu nedenle de kendinizi bu mesleğin, bu hayatın, bu işin çok fazla esiri haline getirmemeniz gerekiyor. Eğer bunu başaramazsanız, gerçekten her şeye çok paranoyakça bakan gazeteci portresine dönüşürsünüz. Bu benim hiç haz etmediğim portre, öyle olmamaya çalışıyorum.

Yoğun tempolu bir hayatınız var… Deniz ve yelken gibi uğraşılarınız da var. İş hayatından tamamen çekildiğiniz ve bu uğraşılarınıza zaman ayırdığınız bir dönem planlıyor musunuz?

Hayır, kesinlikle! Bu dünya için de Türkiye içinde çok yanlış bir yorum olur. Ben bunu, en yakınımda, babamda gördüm ve onu idolüm olarak görmeyeceğim diye düşündüm. Askerdi, yıl saydığı dönemleri bilirim. Hayat, onun için emekli olduğu gün başlayacaktı. İnsan emekli olduğunda, zaten hayatının üçte ikisi geçmiş demektir. Ben hayatı yalnızca bu haliyle yaşamak istemiyorum. Bu yüzden de tam da istediğim hayatı yaşıyorum. Bu seçimin elbette olumlu ve olumsuz bedelleri oluyor. Örneğin, son 2 yıldır, yılda 2 ay çalışmıyorum, böyle bir ortam yaratmak için çok uğraştım. Çok lüks bir hayatım da yok, kendi mütevazi evimde kalıyorum. Kitap okuyorum, başka şeyler düşünüyorum. Ama ben o 2 ay çalışmamanın bedelini 2 ay para almayarak ödüyorum. Ama sonuçta yapabiliyorum, yapılabilir bir şey. Bunu tabii herkese tavsiye ederim demiyorum ama sonuçta insanlar, biraz kendi kurdukları hayatı yaşıyor. Bir şeylerden fedakarlık etmeden de bir şeylere sahip olamıyorsunuz. Her şeye sahip olmak istediğiniz anda ise zaten birçok şeye karışıyorsunuz. O yüzden o dengeyi kurmak, insan hayatında önemli bir şey. Ben şimdi ‘Bu ofiste çalışmayım da gidiyim bir kanalın genel yayın yönetmeni olayım’ desem, bu uzak olmaz. Ama o zaman da bambaşka bir hayatım olur, bunları yapamam. Bu bir tercih meselesidir. Bunun altını güçlü çizmek istiyorum. Bu parayla ilgili bir mesele değildir, insanın kendisine güvenmesi ve risk alması ile ilgilidir.

Peki ya bundan sonrası? Hayalleriniz?

Ben muhabirliğe devam etmek istiyorum ve daha iyi muhabir olmak istiyorum. Umarım daha iyi şanslarım olur. Dediğim gibi, yeni kitabım çıkacak, onunla çok uğraştım, yıllarımı verdim. Bir film çekmek istiyorum yapımcı olmak istiyorum. Bir arkadaşımla bir araya geldik. İstanbul ile ilgili bir çizgi romanın senaryosunu yazıyorum. Dipnot TV’yi biraz daha hayat kültürüne dönüştürmek istiyorum. Yazılımlarını oluşturuyorum, orada cemaat ahali dediğimiz bir platform var, onu genişletmeye çalışıyorum… Sonuç olarak, bu ekonomik krizde, saydıklarımın yarısını dahi yaparsam, büyük iş değil mi? (Gülümsüyor)

Cüneyt ÖZDEMİR - Gazeteci

Thema Dergisi:

Cüneyt Özdemir

Kaos hayatı anlamak için bir fırsattır

Değişen bir ekonomi, değişen bir dünya... Ya da başka bir ifade ile yeni bir doğumun sancılarını yaşayan, “yeni kaotik dünya”... Kulağa pek de hoş gelmiyor değil mi? Yoksa tam tersi mi? Kimileri için, biz “dünya ahalisi”, çoktan beri, erteleyerek, hayatı parlatarak, cilalayarak, kendi ütopyamızda savrulduk durduk. Gelir dengesi açıldıkça, tüketemeyenler çoğaldıkça, borçlanarak, hep daha fazlasını isteyerek, sanal değerlerle, olmayan bir hayat yarattık. Belki de artık, balon patladı. Belki yeni bir düzen gerekiyor... Gerçeği görmek için, bunu yaşamamız gerekiyordu. Ayağa kalkacak, silkelenecek ve yola devam edeceğiz. Ya da birileri, mevcut düzeni devam ettirmenin yollarını bulacak. Peki, kenarda duran, hammadde sorunu, enerji sorunu, küresel ısınma sorunu ne olacak? Biz devam etsek bile, kaynaklar tükenince kim yeni bir “dünya kurtarma planı” yapacak? Son bir cümle: Ekonomik krizi, kaosu gerçekte kim yaşıyor? Kimi teğet geçiyor? Yazıya henüz başlamışken, derinliklere inmeyelim ama muhabir, yazar, TV programcısı, derken Dipnot TV ile girişimci olan ve daha birçok alanda var olan Cüneyt Özdemir ile, THEMA’ya böyle başlayalım dedik. Krizi, hayatın içinden izleyen, dünya gözüyle bakarken, <insan gözünü> de unutmayan, derinlerden ve tepelerden bakabilen bir gazeteciden dinlemek istedik.

Gazeteci olarak, içinde bulunduğumuz kaosu siz nasıl görüyorsunuz?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Yaşanılan kaosun çapı çok önemlidir. Değerlendirme yaparken, yalnızca Türkiye’ye bakmak ya da yalnızca bugünün kaosunu algılamak bence körlüğü de beraberinde getirecek bir durum. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz kaosu görmek, biraz dünya vatandaşı olmakla ve konuya yukarıdan bakabilmekle mümkün olacak. Burada da bir nokta unutuluyor: Yüzdeler havada uçuşuyor ama Aliler, Ahmetler unutuluyor... Ölçeğinizin biraz geniş ve hareketli olması gerek. Sabit kalırsanız, göremezsiniz. Ben, insanlara bazen yaklaşıp, bazen uzaklaşmanın da bizlere çok şey katabileceğini düşünüyorum. En azından, bizim mesleğimizde, gazetecilikte en önemli gerekliliklerden biri budur. Aynı şey, bugünü ve yarını düşünürken de geçerlidir. Düne baktığınızda, bugünün çok değişken olduğunu görürsünüz. Bugün geçerli olan da 10 yıl sonra doğru görünmeyecektir. Bunların hepsini değerlendirme havuzunuza almalısınız. Ve en önemli nokta: Gelecek ve geçmiş arasında yolculuğa çıkarken, akıl sağlığınızı da kaybetmemeniz gerekiyor.

Biz bu günlere, her şeyi istatistiklerle değerlendirerek mi geldik?

Son ekonomik krize baktığınızda borcunu ödeyemeyeni değil, o borcu bu insanlara çıkaran, sanal bir ekonomiden bahsediyoruz. Bugün ekonominin çökme nedeni de budur. İnsanlara olmayan paralar verildi, bunlar borç oldu. Olmayan paralarla, olmayan bir lüks yaşandı, gerçeklikten uzak bir ekonomi oluştu. Türkiye’de de durum aynı şekilde yaşandı. Ekonomi, “finans ekonomisine” dönüştü. Bu ülkenin satacağı yollar, fabrikalar dışında, üretimi de olmalı. Bakıyorsunuz, son 10 yıldır yalnızca satmakla meşgulüz. Ve ne yazık ki bunu da bir ekonomik büyüme gibi algılıyoruz. Gerçeklikten kopmuşluk ne kadar değiştirilir bilmiyorum ama ben bu kaosu biraz da fırsat olarak görüyorum. Kaosun, insanlar için, en azından ekonomiyi ve yaşadıkları ortamı anlamaları için bir vesile olduğunu düşünüyorum. Ama tabii bunun olması için, dünyadaki krizden herkesin eşit derecede etkilenmesi gerekiyor. İşte burada sorun var, paylaşım nasıl eşit değilse etkileşim de eşit değil. Yalnızca işadamı ölçeğini kastetmiyorum. Belki kamudaki yönetici etkilenmiyor ama özel sektördeki işadamı etkileniyor. Bu da kendi içimizde yaşadığımız bir kaos... Önce toplumda olabir adalet sağlanmalı. Adalet yoksa kriz yalnızca sütçü Mehmet’i etkiliyor. ‘Kriz bize teğet geçti’ diyenlere hiçbir şey olmuyor. Bakıyorum, tekstil dünyası bambaşka bir üretime geçmek zorunda, bir yanda Çin, bir ya da fason üretim... Bunların hepsi art arda geldiğinde binlerce kişi işsiz kalıyor. Oysa, kendi markalarımızı yaratabilmiş olsaydık, bu krizi biraz daha hafif atlatabilirdik. Bunlar geride kaldı, ancak şimdi, önümüzde yeni bir fırsat var. Şirketler batacak, yeni şirketler doğacak. Umuyorum ki onlar, sisteme daha farklı bakacak, ayakları yere sağlam basacaktır.

Peki, dünyaya neler olacak dersiniz? Batı ve Doğu arasındaki dengeler nasıl değişecek?

Şimdi Batı ve Doğu neresi? Biz bu iki kelimeyi, “gelişmiş” ve “gelişmemiş”in karşılığı olarak tanımlıyoruz. Bakıyorsunuz, evet, bugün doğudan bir güneş doğuyor. Acaba bundan sonra neler olacak? Kim daha çok gelişecek, daha fazla modern olacak? Zengin olan mı? Okuyan mı? Yoksa parası olan mı? Dünyada yeni bir düzen kuruluyor. Biraz önce, krizin doğru algılanmadığını söylemiştim. Buna ek olarak diyorum ki: Yalnızca ekonomik bir kriz yaşamıyoruz. Dünyada bir tıkanma dönemi başladı. ABD’ye karşı bu kadar nefret varken, buna rağmen, bir ülkenin başarılı olmasına imkan yok. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla New York’taydık. Wall Street’te dolaşırken, ‘İşte yalan dünya’ dedik kendi kendimize... Artık yeni kurulan bir dünya var. Eskisi gibi, tek başına ABD’den söz etmenin mümkün olacağını hiç sanmıyorum. Bu da hayatın gerçeklerinin dayattığı bir şey. Yoksa ‘ABD’ye birden bire Barack Obama geldi, tamam artık biz yine güçlü bir ülke olacağız’ gibi bir durum yaşanmayacak.

Güç dengesi tamamen değişiyor diyorsunuz...

Evet, merkez kayıyor. Bize büyük bir pazarlama becerisiyle sattıkları ekonomi çöktü. Biz ise büyük kasırganın tam gözünde duruyoruz. Bugün içinde olduğumuz hafif durgunluk, dalgayı aştığımızı düşünmemize neden oluyor ama ne yazık ki bu kadar basit değil.

Yeni güç merkezinin kim olacağı belli olana kadar, başka bir kaotik durum daha yaşanabilir mi?

Yaşanacaktır tabii. Bir defa, bütün dünyanın, şu ulusal sınırlar meselesine farklı bir açıdan bakması gerekiyor. Şimdi siz, bankalarınızı bütün dünyaya sattınız, demiryollarınızı verdiniz... Evet, sınırlar düşündüğümüz anlamda değişmedi. Ama böyle bir durumdayken, ulus kavramının da çok farklı bir boyuta ulaşacağını düşünüyorum. Avrupa ise daha yaşlı ve köhne bir yapıya ulaşacak. Son krizde, ‘Herkes kendi bacağından asılır’ deyiminin ne kadar yerinde olduğunu gördük. Bu durum, ekonomik kriz ve kaos geliştikçe daha da sertleşecek. Türkiye’de de farklı şeyler olacak. Bir tsunami dalgası geliyor. Benim korktuğum nokta, dalga geçtikten sonra nelerin yıkılacağı, yalnızca sınırların nasıl değişeceği değil... Bu ülkeden neleri alıp götürecek, neleri getirecek? Yine de değişimin iyi olduğuna inanıyorum. Bizim buna ihtiyacım var. Tüm dünyanın böyle germesi gerek diye düşünüyorum.

Herkes krizin fırsatları ndan söz ediyor... Siz kriz fırsatları denilince ne düşünüyorsunuz?

‘Krizden fırsat doğar’ şeklindeki yeni yaklaşımı çok ahlaksızça buluyorum. Batan bir adamın mallarını haraç mezat almak... İnsanların acılarından yeni bir şey yaratmak... Ağlayanın malının, kimseye iyi bir gelecek getireceğine inanmıyorum.

Peki, biraz da size dönelim.... Bu kadar çok iş alanı arasında gidip geliyor olmanın, üretkenliğinizin bu kadar yoğun olmasının hiç zorluğu ya da riskleriniz oluyor mu? Hayatınızda bir kaos yarattığınızı düşündüğünüz oluyor mu?

Ben bu duruma izin vermemeye çalışıyorum. Çünkü çok yıpratıcı bir süreçtir. Düşünceler ve fikirler çok kırılgandır. Bazen aylarca uğraşır, ancak hiçbir şey sonuca ulaşamadığınızı görürsünüz... Diyorum ya, denemeden vazgeçmemek gerekiyor. Bir de önemli olan şudur: Hayatta bir duruşunuz, bir bakış açınız varsa, ister gazeteci olarak, ister mimar olarak vs. kaygıları ve endişeleri bir kenara atıp o işin içine girebiliyorsanız, işin ne olduğu önemli değildir, sizin ne olduğunuz önemlidir. Bakın ben yapımcı olarak 2 dizi yaptım ve battım. Evet, ticareti beceremedim... Yapabilenlere de saygım vardır. Ama bana göre değildi. Üzerime uymayan bir elbise gibiydi. Sonra dedim ki; ben bir daha böyle bir şey yapmayacağım... Ve başka yöne yöneldim. Bana maddi ve manevi zararı olmayan, benim için doğru olan işlerin altına imza attım.

Bazen kontağı tamamen kapatabiliyor musunuz?

Gazetecilerin bazıları, -bunu özellikle tırnak içinde söylüyorum- işlerini belli bir sınır içinde tutamıyor ve ne yazık ki özel hayat kavramı kalmıyor. Bu noktaya geldiğinizde, etik kaygılar bir yere kadar işliyor ve bir bakıyorsunuz iş dedikoduya dönüyor. Örneğin yurtdışında bir yere tatile gidiyor, bir meslektaşınızla karşılaşıyorsunuz. O da tatil yapacak. Sohbet ediyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz, konuştuklarınız bir internet sitesinde yazılmış... İyi de, bunu da yazma artık, tatil yap, kendi hayatın olsun, ara ver be kardeşim! Hayat böyle geçmez. Bunlar bizim, yaşayarak öğrendiklerimiz... İşte bu yaklaşım, ‘Gazeteciden dost olmaz’ ön yargısını da beraberinde getirdi. Ben, insanların hayatlarını sürekli kayıt altına alan bir kamera gibi dolaşmak istemem. Son 8-9 yıldır, tatile gittiğim zaman yanımda fotoğraf makinesi bile götürmüyorum.

Siz, izlerken, dinlerken, yaşarken ya da okurken, çok daha farklı şeyler görüyorsunuz... Daha çıplak, daha derin gerçekler... Bunların üzerinizde farklı bir etkisi oluyor mu?

Geçenlerde biriyle sohbet ediyordum, bana bir olayın perde arkasını anlattı. Ona dedim ki; ‘Keşke ben bunu hiç duymasaydım.’ Çünkü anlattığı, uykularımı kaçıracak, huzursuz edecek bir şeydi. Evet, bazen ‘Keşke hiç duymasaydım’ noktasına geldiğim zamanlar oluyor. İşte bu nedenle de kendinizi bu mesleğin, bu hayatın, bu işin çok fazla esiri haline getirmemeniz gerekiyor. Eğer bunu başaramazsanız, gerçekten her şeye çok paranoyakça bakan gazeteci portresine dönüşürsünüz. Bu benim hiç haz etmediğim portre, öyle olmamaya çalışıyorum.

Yoğun tempolu bir hayatınız var... Deniz ve yelken gibi uğraşılarınız da var. İş hayatından tamamen çekildiğiniz ve bu uğraşılarınıza zaman ayırdığınız bir dönem planlıyor musunuz?

Hayır, kesinlikle! Bu dünya için de Türkiye için de çok yanlış bir yorum olur. Ben bunu, en yakınımda, babamda gördüm ve onu idolüm olarak görmeyeceğim diye düşündüm. Askerdi, emeklilik için yıl saydığı dönemleri bilirim. Hayat, onun için emekli olduğu gün başlayacaktı. İnsan emekli olduğunda, zaten hayatının üçte ikisi geçmiş demektir. Ben hayatı yalnızca bu haliyle yaşamak istemiyorum. Bu yüzden de tam da istediğim hayatı yaşıyorum. Bu seçimin elbette olumlu ve olumsuz bedelleri oluyor. Örneğin, son 2 yıldır, yılda 2 ay çalışmıyorum, böyle bir ortam yaratmak için çok uğraştım. Çok lüks bir hayatım da yok, kendi mütevazi evimde kalıyorum. Kitap okuyorum, başka şeyler düşünüyorum. Ama ben o 2 ay çalışmamanın bedelini 2 ay para almayarak ödüyorum. Ama sonuçta yapabiliyorum, yapılabilir bir şey. Bunu tabii herkese tavsiye ederim demiyorum ama sonuçta insanlar, biraz kendi kurdukları hayatı yaşıyor. Bir şeylerden fedakarlık etmeden de bir şeylere sahip olamıyorsunuz. Her şeye sahip olmak istediğiniz anda ise zaten birçok şeye karışıyorsunuz. O yüzden o dengeyi kurmak, insan hayatında önemli bir şey. Ben şimdi: ‘Bu ofiste çalışmayayım da gideyim bir kanalın genel yayın yönetmeni olayım’ desem, bu uzak olmaz. Ama o zaman da bambaşka bir hayatım olur, bunları yapamam. Bu bir tercih meselesidir. Bunun altını güçlü çizmek istiyorum. Bu parayla ilgili bir mesele değildir, insanın kendisine güvenmesi ve risk alması ile ilgilidir.

Peki ya bundan sonrası? Hayalleriniz?

Ben muhabirliğe devam etmek istiyorum ve daha iyi muhabir olmak istiyorum. Umarım daha iyi şanslarım olur. Dediğim gibi, yeni kitabım çıkacak, onunla çok uğraştım, yıllarımı verdim. Bir film çekmek istiyorum yapımcı olmak istiyorum. Bir arkadaşımla bir araya geldik. İstanbul ile ilgili bir çizgi romanın senaryosunu yazıyorum. Dipnot TV’yi biraz daha hayat kültürüne dönüştürmek istiyorum. Yazılımlarını oluşturuyorum, orada cemaat ahali dediğimiz bir platform var, onu genişletmeye çalışıyorum... Sonuç olarak, bu ekonomik krizde, saydıklarımın yarısını dahi yaparsam, büyük iş değil mi? (Gülümsüyor)

CÜNEYT ÖZDEMİR KİMDİR?

1970 yılında Ankara’da doğdu. 1988’de Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon bölümüne girdi. Okul sırasında, çeşitli basın yayın kuruluşlarında çalışmaya başladı. 1991’de Türkiye Irak sınırında, 500.000 kişilik Kürt göçünü belgeleyen NBC ekibinin içinde kamera asistanı olarak görev yaptı. 32. Gün programında farklı dönemlerde yardımcı yönetmenlik ve yönetmenlik görevlerini üstlendi. Aynı zamanda muhabir olarak da çeşitli konularda haber yapmaya devam etti. Ardından ATV Ana Haber Bülteni kadrosuna geçti. Aynı zamanda Ali Kırca’nın sunduğu Siyaset Meydanı programının yönetmenliğini de yapmaya başladı. 1996’da uluslararası savaş muhabirliği yapmaya başladı. Lübnan İsrail sınırında İsrail-Hizbullah çatışmalarını yerinde takip etti. Bombalanan Mülteci kampı Kana’nın görüntülerini dünyaya ulaştıran ilk televizyon gazetecilerinden biri oldu. 1999’da Turner- Doğan ortaklığında Türkiye’de kurulan CNN TÜRK haber kanalını kuran 5 kişilik ekibin içinde yer aldı. 2000 yılında Türk televizyonculuk hayatında canlı yayın rekoruna imza attı. Dünyanın dört bir tarafından yapılan “Millenium” kutlamalarını 25 saat 30 dakika 196 ayrı ülkeye bağlanarak canlı yayında anlattı. Aynı yıl CNN TÜRK’de yayınlanmaya başlayan 5n1k adlı günlük haber programını hazırlayıp sunmaya başladı.

2008’de meslektaşları ile ortak çalışmalarına son verip kendisi dipnot.tv adında bir internet sitesi ve televizyon programları, belgeseller ve tanıtım filmleri hazırlayan bir şirket kurdu. 8 yıldır CNN Türk ekranlarında yayınlanmakta olan 5n1k programının sunucusu ve yapımcısı.