Dr. Can Fuat GÜRLESEL - Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı

Thema Dergisi:

Dr. Can Fuat Gürlesel

Artık dünya siyasi gündeminde çok fazla belirsiz değişken var, çok önemli bir güç kayması var. Onun için şunu düşünmeye başladık: Kaosa giderek yaklaşıyoruz...

Bu röportajda yorum yok. Güçlü bir stratejist ve ekonomist, Dr. Can Fuat Gürlesel’in yorumuyla, kaotik bir dünya haritasını, içindeki Türkiye ile dikkatinize sunuyoruz. Son dönemdeki “kriz ve Türkiye” tartışmalarına, dünya gözüyle geniş bir perspektiften baktık. O anlattı, biz de yazdık. Dilerseniz, bu sayfalarda, biz yer işgal etmeyelim. Buyrun lütfen...

Son yıllarda, dünya gündeminde bir kaos olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce bugün ve geleceğimizi net olarak görebiliyor muyuz?

11 Eylül saldırılarının ardından, ABD yeni bir yaklaşım geliştirdi. Bu yaklaşım, 20’inci yüzyıldaki soğuk savaşın bittiği, ABD merkezli, tek kutuplu bir dünyanın kurulduğu düşüncesinden hareketle, yeni bir yapılanma dönemini hedefliyordu. ABD, bir şekilde oyunun kurallarını belirleyip, yönetmek istiyordu. Buradaki temel çıkış noktası, enerji kaynaklarına hakim olmak üzerine kuruluydu. Ancak amacı, kendi enerji ihtiyacından ziyade, Çin gibi rakiplerinin enerji ihtiyaçlarını kontrol altına almaktı. Bununla birlikte, özellikle 11 Eylül’den itibaren, uluslararası tehditlerde önemli bir değişiklik olmuştu. Bu tarih itibariyle, Amerikalılar ve Anglosakson dünya, siyasal anlamda, “radikal İslam”ı bir tehdit olarak tanımladı. Ekonomik alanda yükselen güçlerin; Asya Pasifik’teki Çin ve Hindistan’ın, ABD için taşıdığı riskler vardı. ABD, kurguladığı bu oyunda dengeyi, “Büyük Orta Doğu” olarak adlandırdığı projenin odaklandığı coğrafyaya hâkim olarak, yeniden kurmayı planlıyordu. Fakat bugün gelmiş olduğumuz noktada, bu girişiminde başarılı olamadı.

İyi bir teknolojik askeri silahlanmaya sahip olmak yeterli olmadı, denebilir mi?

Çok doğru, bunlar yetmedi, ABD “soft power (yumuşak güç)” denilen ilişkileri hiç kullanmadı. Yalnızca “hard power (sert güç)” denilen askeri gücü kullanarak, bunu yapabileceğini düşündü. Fakat özellikle Orta Doğu’da dengeler hiç beklenmedik şekilde, ABD’nin istemediği yönde gelişti. Radikal İslam olarak adlandırılan tehdit, bugün ortadan kaldırılabilmiş değil. ABD bunun için, askeri kapasitesini önemli ölçüde kullanmaya devam ediyor. Üstelik bir krizle karşı karşıya kalacak kadar büyük bir çaba ile ekonomik gücünü tüketerek devam ediyor...

Planlandığı gibi gitmedi... Kaosun ta kendisi de bu olsa gerek...

ABD, iki kutupluluğu nasıl kuracağını çok iyi şekillendirememişti. Radikal İslam’ı karşısına alarak girişimde bulundu, başarılı olamadı. Son 4 yıl içerisinde, Asya Pasifik ekonomik olarak çok önemli ölçüde güçlendi. ABD bu süreçte planını gerçekleştiremedi ve kendisinin hiç de istemediği bir dünya fotoğrafıyla karşı karşıya kaldı. Şu anda dünyaya çok da hâkim değil ve üzerinde bunun hırçınlığı var.

Tüm bunların kaos ile ilişkisini siz nasıl yorumluyorsunuz? Siz bir gelecek senaryosu öngörebiliyor musunuz?

Orta ve uzun vade olarak düşündüğümüzde, evet, elbette öngörülebilirliği çok seviyoruz. ABD 10 + 10 yılı öngörerek birtakım planlar yaptı ve girişimlerde bulundu. Fakat şimdi bambaşka bir noktaya gelindi. Bu da hem ABD’nin, hem dünyanın önümüzdeki 20 yılı için ciddi bir belirsizlik anlamına geliyor. Artık dünya siyasi gündeminde çok fazla belirsiz değişken var. Onun için şunu düşünmeye başladık: Kaosa giderek yaklaşıyoruz. Çok önemli bir güç kayması var. 20’inci yüzyılın ilk yarısı Avrupa’nın, ikinci yarısı ABD’nin egemenliğindeydi. ABD geçen yüzyılın ikinci 50 yılını çok iyi yönetmişti, iyi bir denge sağlamıştı. ABD halkı daha fazla tüketiyor, bu nedenle de ülke daha fazla borç alıyor ve kapitalist sistemi yaşatıyordu. Herkesten ithalat yapıyor, böylece dünya ekonomisi hızlı büyüyordu. Ama bu, sürdürülebilir değildi. Bugün, artık, özellikle de son birkaç yıldır, ABD’nin dünyada “süper güç” olduğundan, ciddi oranda şüphe ediliyor. Irak’taki başarısızlık, İran’daki durumun caydırıcı olamaması, Venezuela gibi ülkelerin ona karşı ciddi pozisyon alması, Çin, Hindistan gibi ülkelerin ise bağımsız olarak, hızlı büyüme sürecine girmiş olmaları da, ABD’nin gücü hakkında ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Peki, yeni süper güç ya da güçler kim olacak? Siz de Çin ya da Hindistan üzerinde mi duruyorsunuz?

Yeni dengenin oyun alanının, Avrasya coğrafyası olduğu çok açık. Ancak şu anda, bu yeni senaryoda başrol oyuncusunun kim olacağını bilmiyoruz. Oyuncuların nerede ve nasıl oynayacağını, dengelerin nasıl kurulacağını net bir şekilde göremiyoruz. 21’inci yüzyılın bir Asya yüzyılı olacağı açık. Fakat bu Asya yüzyılında, dünyada dengelerin nasıl kurulacağı çok belirsiz.

Bu denge kolay kurulacak gibi görünmüyor o halde?

Elbette. Çünkü bazı kısıtlar var. 20’inci yüzyılda dengeyi kurarken çok fazla kısıt yoktu ama şimdi var. Bunlardan ilki ve en önemlisi, dünya kaynaklarının, 20’inci yüzyılda olduğu kadar hunharca harcanarak yeni bir dengenin kurulmasına olanak vermemesi... İkincisi, küresel ısınmayla birlikte dünyanın ciddi bir tehdit altına girmiş olması; sanayileşerek, büyüyerek ve çok daha fazla enerji harcayarak bir güç dengesi oluşturmanız, artık çok zor. Dünyanın kaynakları da, bu yeni denge oluşturulurken çok ciddi kısıtlamalar getiriyor. Enerji, gıda, su kıt. Bunların hepsini, minimum düzeyde kullanarak bir denge kurmanız lazım. Üçüncü olarak, en sonunda nüfus konusu var. Batının nüfusu giderek yaşlanıyor ve azalıyor, fakat Asya Pasifik’te ciddi bir artış söz konusu. İslam coğrafyası 600 milyondan 1,2 milyara doğru gidiyor. İran, Mısır, Yemen, Afganistan, Pakistan, Malezya... Bunlar 100-150’şer milyonluk ülkeler haline geliyor. Bu durum, zihinlerde çok sayıda soru işareti bırakıyor: Yeni denge, Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki bir medeniyetler arası çatışmadan sonra mı kurulacak? Yoksa dünya kaynaklarının paylaşımı üzerine mi? Gelir dengesizliği ve bu ekonomik kriz; kapitalizmin sonunu mu getiriyor? Yoksa artık bir denge olamayacak mı?

Asya buna hazır mı? Bu durumun yaratacağı sorunlar yok mu?

Sorun şu: Asya yüzyılı olacak ama bunun ritmi nasıl olacak? Demokrasi ve insan haklarının önde olduğu mu; yoksa çok ucuz işçiliğe dayalı imalat sanayisinin hızla büyüdüğü bir Asya yüzyılı mı? Hangisinin olacağını şu anda göremiyoruz. Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkeler, demokrasi ve insan haklarını hiçbir zaman Batı seviyesine getiremeyeceklerdir. Yarı demokrasi, yarı otokrasi, daha lider ve otoriter rejimlerle devam edecekler diye düşünüyorum. Vahşi bir küreselleşmeyle birlikte, dünyadaki denge bahsetmiş olduğunuz noktaya geldi. Büyük zenginler ve büyük yoksullar var. Aslında kaosun nedenlerinden biri de budur. Küreselleşme ve kapitalist sistemde bu dengeyi bir türlü kuramıyoruz. Gelir dağılımı giderek bozuluyor. İşin kötüsü, dünyada yaratılmış yeni bir ekonomi modeli de yok. 3 model var: Biri Çin modeli. Çok ucuz işçiliğe dayalı bir ekonomi. Onun için, demokrasi değil otoriter bir rejim gerekiyor. Diğeri Rusya modeli; enerji gelirlerinin otoriter bir rejim tarafından dağıtılarak, Rusya’nın güçlenmesi için kullanıldığı bir model. Bir taraftan da petrol zengini İslam ülkeleri var. Onlar farklı, tamamen kendi ideolojilerini güçlendirmek üzere petrol gelirlerine hâkim olan ve kullanan ülkeler. Yeni bir model çıkartamıyoruz. Küreselleşme ve kapitalizmin yerine model koyması gereken İslam dünyası, Rusya ve Çin, kapitalist sistemden daha otoriter ve daha vahşi modeller uyguluyor. Halkına gelir dağıtmayan, onun üzerine basarak ekonomik olarak güçlenmeye çalışan modeller... Böyle bir ortamda iyi bir model çıkabilir mi? Çıkmaz.

Peki Asya bu şekilde şekillenirken, Batının durumu ne olacak?

Dünyada, yeni dönemi tarif edenler, birden çok kutup olacağını söylüyor. ABD bunu ikiye indirmeye çalışıyor. ABD ve Kuzey Amerika yine teknoloji ve bilimin merkezi; Kıta Avrupası, AB de insan haklarının ve demokrasinin beşiği olmaya devam edecek. ABD’de, bu konudaki anlayışlar açısından, demokratlarla cumhuriyetçiler arasında uçurum var. Demokratların bakış açısı; dünyadaki yeni düzeni -İran da dahil olmak üzere- uzlaşma içinde ve herkesin ortak sorumluluk aldığı bir yapı içinde çözmek. Cumhuriyetçiler ise, yeni muhafazakarların yarattığı başarısız ideolojiden hareketle, yeni bir ideoloji ortaya koyuyor. Onlar da mutlaka kutupluluk istiyorlar. Bu kapsamda, Batı için bir “Demokrasiler Birliği” talep ediyorlar. ‘İnsan hakları, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü vb. temel ilkelerin temsilcisiyiz’ diyorlar. ABD, bu birliktelikte, AB, Brezilya, Hindistan, Japonya, Avustralya gibi ülkelerin olacağını öngörüyor ve dünyadaki bütün gelişmeler için hareket tarzını < Demokrasiler Birliği > olarak, askeri de dahil olmak üzere gerektiği noktada müdahale ederiz’ şeklinde formüle ediyor. Diğer taraftan, Rusya ve Çin gibi, ekonomisi hızla büyüyen, aynı zamanda önemli pazarlar olarak da büyümelerini sürdürecek ülkeler de olacak. İslam kutbu ise inançlara giderek daha çok bağlanacak. Elbette herkes, kendine göre, farklı değerlendirme yapıyor. Daha önce 2-3 kutup görülebiliyordu. Şimdi çok çeşitlilik var.

O halde, liderlerden çok, imajların öne çıkacağı bir dünya söz konusu?

Doğru; 21’inci yüzyıl imaj dönemidir. Bir ülkenin yaptıkları değil, onu nasıl yansıttığı önemli. Kaosa güven bunalımı yaşadığımız, kime güveneceğimizi bilmediğimiz bir zamanda giriyoruz. Burada en önemli unsur, ABD’nin ciddi olarak güven bunalımı içinde olması. Dünyanın neresine giderseniz gidin, ABD’nin imajı şu anda yerlerde sürünüyor. Bu da büyük bir boşluk yaratıyor. Bunun toplumsal ve psikolojik dönüşü inanca yönelik akımı da başlatıyor. Bakın Tony Blair, geçtiğimiz aylarda bir vakıf kurdu; 21’inci yüzyılın inanç yüzyılı olacağını söyledi. İnsanların daha çok inançlarına sarılacağını, dine daha çok değer vereceğini ve bu inançlardan kaynaklanan değerlerin daha etkili olacağını söylüyor. Bu yüzyılda ABD ile İngiltere’nin, muhafazakâr ve inançlarına bağlı bir partinin arkasında duruyor olması, medeniyetler ittifakının başına, İspanya ile birlikte muhafazakar anlayışlı bir partinin iktidarda olduğu Türkiye’yi koyması, çok da sürpriz değil. Bu kaotik bakış açısına bir de bunu eklemek durumunda kalıyoruz. 20’inci yüzyılda bu yoktu.

Gelinen bu noktada, Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin durumu ne olacak sizce?

Özellikle ekonomik açıdan baktığımız zaman, rekâbetin daha da artacağı bir döneme giriyoruz. Dünya şu hale geldi: Herkes her şeyi üretiyor. Ürettiğiniz teknolojiyi bir yere götürdüğünüz zaman, oranın iş gücüyle hemen orada da üretebilir hale geliyorsunuz. Dünyanın her yerinde üretimin yapılabiliyor olması, müthiş bir yatırım harcaması gerektiriyor. Bu özellikle sanayi toplumları için ciddi bir sorun yarattı. Türkiye de en büyük sıkıntıyı burada yaşıyor. Güney Kore gibi sanayileşmemizi daha önce tamamlamış olsaydık, teknolojiye dayalı olarak, biz bu rekabeti sürdürebilirdik. Fakat ekonomik gelişmemiz hâlâ sanayileşmeye dayalı... Bu tabii Türkiye açısından, çok olumsuz bir rekabet yaratıyor.

TÜRKİYE’NİN KRİZ İLE KARŞILAŞMA RİSKİ YOK

Peki bu döngü nasıl kırılabilir?

Bana öyle geliyor ki, kendi iç dinamiklerinin ötesinde, dış dinamikler Türkiye’nin ekonomik gelişmesi açısından daha belirleyici olacak. İlk olarak AB ve ABD yavaşlıyor, burada üretim yapmak biraz daha pahalı ve zor olmaya başlıyor. Onun için üretim Türkiye’ye getiriliyor ve daha fazla getirilecek. İkincisi, Türkiye büyüme potansiyeli olan bir pazar. Türkiye’yi hem üretim hem tüketim açısından önümüzdeki 20 yıl içerisinde çok sıkıntılı görmüyorum. Ancak birkaç sorunumuz var. Türkiye’nin kendi kaynakları, ekonomik büyüme potansiyelini değerlendirirken, hala kendine yetmiyor. Yani kendi tasarruflarımız, büyümeyi gerçekleştirebilecek kadar yeterli değil. Onun için dış borç kullanmak zorundayız. Bu durumda dışarıdaki iniş ve çıkışlardan etkileniyoruz. Türkiye bunu, orta ve uzun vadede ancak çözer. Önümüzdeki 10 yıl, bağlılığımız devam edecektir. İkincisi de; teknoloji konusunda devam eden bağımlılığımız... İvmelenmeye ihtiyacımız var. Türkiye’nin niş alanda hem üretim hem ürün teknolojisini yaratır hale gelmesi gerekiyor. Bir üçüncüsü de; bunu yalnızca üretir değil, markasıyla, tasarımıyla yapar hale gelip, doğrudan tüketiciye satması gerekiyor. Bu dönüşümleri sağlarsak, Türkiye katma değer yaratır. Aksi takdirde, dünya için üretim yapan marabalar olarak kalmaya devam ederiz. Türkiye’de her açıdan ümitliyim ama bunu kullanması yeni bir stratejiye bağlı.

Dr. CAN FUAT GÜRLESEL KİMDİR?

1965 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde ekonomi doktorası yaptı. 1990 yılından beri kurucu ortağı ve yöneticisi olduğu Ekonomi ve Strateji Danışmanlık Hizmetleri Şirketi ile reel ve mali sektör kurumlarına, iş örgütlerine, yerel yönetimlere, kamu kurumlarına, yabancı kurumlara yönelik ekonomik ve sektörel danışmanlık ve araştırma hizmetleri sunuyor. Gürlesel, 2003’den bu yana, stratejik araştırmalar ve gelecekle ilgili çalışmalar hazırlayan Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün kurucu başkanı. Gürlesel’in, 13 kitabı, yayınlanmış çok sayıda makalesi, araştırma çalışmaları, raporları ve çok sayıda konferans ve seminerde sunulmuş tebliğleri bulunuyor.