Thema Dergisi:

Kentler gitti fotoğrafları hatıra kaldı
Yıllar boyunca, Ara Güler ustanın deklanşöründen dünyayı, Türkiye’yi, kentleri, insanları, hayatı okuduk. Duygusal, hırçın, tatlı, sert, sinirli, eğlenceli, hassas… Görmediğimiz, bilmediğimiz binlerce yüzü, hayatı ya da mekânı karşımıza çıkarırken, onun da böyle çeşit çeşit yüzü vardı belki de… Biz onu çok sevdik, o hep homurdansa da insanı, bizleri çok sevdi. Haksız mıyız? Yaşadıkları, gördükleri ve yansıttıkları onu yıllar içinde büyütüp yüceltirken, insanlığın ve hayatın değişimine en sert tepki gösteren tarihçi ve filozoşardan biri de oldu desek, sanırım yanlış olmayacaktır. Büyük usta bu yıl 81’inci yaşını kutluyor. Her geçen gün, değeri kat kat artarken, şehre, hayata, insana dair serzenişleri de artıyor. Çekecek kompozisyon bulamamaktan yakınıyor. O kaosu, değişen dünyayı, kaosun insana yansımasını görerek, geçmişten bu güne bakarak anlatıyor, homurdanıyor, kızıyor…
Dünya ve Türkiye tarihine, 80 yıl boyunca tanıklık etmiş foto muhabir olarak karşımızda duruyorsunuz. Bu süre boyunca neler değişti insan hayatında?
Ben bir foto muhabirim ama aynı zamanda tarihçiyim. Çünkü işim, görsel tarihi yazmak... Zaman insanları değiştiriyor. Zevkler, görünüşler, ifadeler, amaçlar, biçimler, her şey, her şey değişiyor. Kent değişti, insanlar değişti, görüntüler değişti, fikirler değişti, gittikçe kötüleşti. Bazı şeyler gelişti ama insan bitti. Doğa can çekişiyor. İşte ben de bu değişimin yalnızca şahitlerinden biriyim.
Siz aynı zamanda bir istanbul tarihçisisiniz. istanbul’da, şehir hayatında neler değişti dersiniz?
Ne bileyim işte, her şey değişti yahu! Mesela eskiden “denize girmek” diye bir şey vardı. Şimdi deniz çok kirlendi. Balık da çıkmıyor. Ben İstanbul çocuğuyum. Çocukluğumdan beri fotoğraf çekerim. Eskiden hatırlıyorum, Salacak’ta konakların bahçeleri vardı. Kapıları hâlâ gözümün önünde. Hepsi erguvanlarla kaplıydı. Sonra yeşillik arasından bir kedi geçerdi... Şimdi böyle şeyler yok. Her yerde otomobiller, sokak başında otoparkçılar var. Gidip bir yeri çekemezsin. Artık bu şehirde bir kompozisyon bulmak çok zor. Yazık!
Diğer şehirlerde de aynı durum söz konusu mu?
Oralarda da aynı tabii be! Artık hiçbir kentin bir özelliği kalmadı. Urfa’da sokaklara dalardım, çok güzeldi. Birecik Köprüsü’nün altında akan Fırat Nehri’nin ortasına ip yaparlardı. Her yerde sazlar vardı. Şimdi git Urfa’ya. Bak bakalım ne göreceksin? Acayip bir yer olmuş. Urfa mıdır, değil midir, belli değil. Burası neresi? Dünyanın her yeri olabilir. Ne medeniyetinden söz ediyorsun? Türk mü? Kürt mü? Roma mı? Ne? Her yer birbirine benziyor. Antalya ne hale geldi. Anlatacak kelime bulamıyorum. Bunlar hep para kazanma hikâyesinden oldu. Bir kente turist girdi mi bitiyor her şey. Turist, istediği dünyayı yaratıyor ve geldiği yere başka bir yaşam kuruyor. Turiste mal satacak dükkanlar oluşuyor. Eşyalar değişiyor. Kent turizm için satışa çıkarılıyor. Konuşturma beni yahu!
Kentle insan ilişkisinde hangi değişimleri gördünüz?
Herkes aynı. İnsanlar renksizleşti. Eskiden mahalle diye bir şey vardı. Meydanda manav vardı, kasap vardı, ayakkabıcı vardı, nalbant vardı. Sokaklar vardı. İnsanlar sokaklarda otururdu. Muhabbet ederlerdi. İnsanların bir arada bulunma zamanları azaldı. Şimdi sokaklarda otomobil parkından başka bir şey yok. Artık doğal hayat kayboldu. Her taraf maden duvar. Herkes maden kutuların içinde. Hava yok. Sinirler alışıyor. Çocuklar ona göre doğuyor. Hayvanları da mahvettik. Tavuklar, fabrikalarda suni olarak büyütülüp kesiliyor. Toprağa basmıyor, böcek yemiyor. Hormonla şişiriliyor. Sonra sen onun yumurtasını yiyorsun. Aslında yediğin yumurta değil. Artık insanlar da öyle yetişiyor. Yarın bir firma diyecek ki benim yeraltında çalışacak 5000 kişiye ihtiyacım var. Hemen üretilecek.
İnsanlar?
Yüz ifadeleri de değişiyor. Aralarında mutlu olanlar vardır elbet. Ama ben insanların çirkinleştiğini görüyorum.
Eski İstanbul’u fotoğraflamış olmaktan memnunsunuzdur diye tahmin ediyorum?
Benim tüm fotoğraflarım çocuğumdur. Hiçbirini ayırmam. Eski İstanbul fotoğrafları da önemlidir. Ben çekmeseydim olmayacaktı. Başka kimsede yok. Eski İstanbul’u çekmiş olmak bu şehrin büsbütün yok olmasının önüne geçti. Kendisi yok ama resmi kaldı en azından.
Gördüğünüz ayrıntılar sizi karamsar yapmış gibi... Bir umut yok mu?
Yok. Artık uğraşmıyorum. Gören görür, anlayan anlar. Ben işime bakıyorum. Ama bol bol küfür ediyorum.
Peki, biraz da sizin hayatı nıza dönelim. Neden kendinizi fotoğrafçı ya da fotoğraf sanatçısı olarak değil, foto muhabir olarak tanımlıyorsunuz?
Fotoğrafçıyla foto muhabiri çok farklıdır. Ben foto muhabirim, fotoğrafçı değilim, kati suretle sanatçı da değilim. Ben gördüğümü çekerim. Sanat yapmam. Çok doğal olarak, gördüğümü insanlara iletirim. Bunun adı foto muhabirliktir.
Ve biraz da iletişim…
Ben hayatın içinden bir parça koparıyorum ve o parçayı diğer insanlara takdim ettiğim zaman ona bir şey anlatmasını istiyorum. Yani mesajı olan fotoğraf çekmek istiyorum. Bir anın öyle bir yerini yakalamak istiyorum ki onun içerisinde bütün anlamlar bulunsun... Fotoğrafın çok büyük bir gücü var. Ama insanlar fotoğrafa da bakmıyorlar. Hayata bakmayan fotoğrafta ne görsün? Ben, insanlar baksın da etkilensin diye fotoğraf çekmiyorum. Gördüğümü çekiyorum. Kimisi görüyor. Kimisi görmüyor.
Peki, biraz da tarihe karışan şehir, ülke ya da insan fotoğraflarınızı konuşalım. Geriye dönüp ‘Keşke şunu da çekseydim’ diye hayışandığınız şeyler var mı?
Çoktur be yahu, yığınla! Birçok fotoğraf olmuştur. Konunun önünden geçerken ya makineniz yoktur ya da üşenmiş, tembelliğiniz tutmuştur, çekmemişsinizdir. Bir daha oraya gittiğinizde kaybolmuştur. Doğada olay öyledir, bir daha tekrarlanmaz. Bu yaşamın realitesidir.
‘Çektiklerim içinde en çok beğendiğim budur’ dediğiniz bir fotoğraf var mı?
Sirkeci’de bir tramvayın önünde at arabasını çeken arabacının fotoğrafımı öyle severim. Tam anında çekilmiş bir fotoğraftır, denk gelmiş ve ben de uyanık davranmışımdır orada. Saniyelik bir olaydır. Bir saniye sonra o buluşma anı yoktur! Saniyenin 1/250’sinde fotoğraf üretiyoruz. Bir saniyenin içinde 250 fotoğraf ‘‘anı’’ var yani ve siz doğru anda üreteceksiniz. Bir dakika, fotoğraf çeken için, öylesine çok uzun bir süredir ki…
Kenarda kalmış, insanlarla paylaşmadığınız, yani gün ışığına çıkmayan önemli fotoğrafarınız var mı?
Çok var. Bunlar öne çıkanlardır. Mevcut malzemeden rahatlıkla 5 kitap daha yapabilirsiniz. Lüzumu yok o kadar da. Herkesin tek işi sen değilsin ki. Milletin işi var gücü var; karısını gezmeye götürecek, yemeğini yiyecek... Bir fotoğrafı seyretmektense dolma yemek daha keyişidir bence de.
Fotoğraf çekiyor musunuz hâlâ?
Tabii çekiyorum. Ama çok bozuldu İstanbul’un görselliği. Modern şeyleri çekmeyi pek sevmiyorum. Memleketi berbat ettiler de ondan çekecek bir şey kalmadı!
Arşiviniz ile ilgili ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?
O konuya hiç girme, hiçbir şey yaptığım yoktur o konuda.
Yapmayın...
Ölmeden bir gün önce hepsini yakmak lazım, kiloyla satarlar yoksa! Türkiye’nin arşividir ama dünyadan da çok önemli fotoğraflar var.
Asistanlarınız yok mu bu işi yapan?
Ne asistanı yahu? Asistanım yok benim.
O kadar büyük bir arşivde aradığınızı nasıl buluyorsunuz?
Mesela Burma kutusunun yerini biliyorum. Baka baka kafama kazınmıştır artık. Birisi isteyince elimi atar tak diye bulurum istenilen filmi. Bazen biraz uğraştığımız oluyor.
Peki, bir çözüm düşünüyor musunuz bunun için?
Envanterini çıkarmak gerekir diyorlar, doğrudur. Ama nasıl olacak bu? Benim yerime birileri bu işi yapsın desem nasıl bilecekler neyin ne olduğunu. Tarihlerine göre tasnif edilmemiştir çektiklerim. Mesela, Hindistan ile ilgili çektiklerim bir kutudadır ama 12 kez gitmişimdir Hindistan’a! Bir dolu kutu vardır böyle. Hangisinin hangi tarihte çekildiğini, hangi kentte çekildiğini nereden bilecekler? Ben başlarında durayım desem fotoğraf çekmeye vakit kalmayacak. Arşivle uğraşılacağına fotoğraf çekmek daha iyi gibi geliyor bana. Bu arada tanınmış fotoğraflarımın hepsi yüksek çözünürlüklü olarak taranmıştır. Ancak onlar taranırken bir şeyi fark ettim. Meşhur denilen o karelerin önü ve arkası yoktur, tek karedir. Ne kadar aptallık değil mi? Tramvayın önünde at arabasını çeken arabacının filmi tozlanmıştı. Suyun altına sokup tozunu alayım dedim film eridi gitti. Allah'tan elimde baskısı vardı da röprodüksiyonunu yaptırdım. Hatta korkudan 20 kopya yaptırmışım. Ancak bu işlem sırasında netlik kayboluyor, siyah rengin tonu değişiyor. Neyse ki dijital teknoloji var ki sıfır kayıpla bu işlemi yaptırabildim. Bundan 2-3 yıl önceki şartlarda olsaydık gitmişti fotoğraf!
ARA GÜLER KiMDiR?
1928’de istanbul’da doğdu. Türkiye’de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi. Gazetecilik yaşamına 1950’de Yeni istanbul gazetesinde başladı. 1956’da Time-Life, 1958’de Paris Match ve Stern dergilerinin yakındoğu foto muhabirliğini üstlendi. Aynı dönemde Magnum Ajansı’na katıldı. 1961’de ingiltere’de yayımlanan British Journal of Photography Year Book, onu dünyanın en iyi 7 fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. 1962’de Almanya’da “Master of Leica” unvanını kazandı. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergi açtı. Bertrand Russell’dan Winston Churchill’e, Arnold Toynbee’den Picasso’ya, Salvador Dali’ye kadar birçok ünlü kişinin fotoğrafını çekti, onlarla röportajlar yaptı.
Ara Güler’in fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris’te Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda, ayrıca Boston, Chicago ve New York’ta özel koleksiyonlarda bulunuyor. Almanya’da, Köln’de Ludwig Museum’da ve Das imaginärische Photo-Museum’da fotoğrafları sergileniyor. Sayısız ödüle ve kitaba sahip.