Kobi Finans Dergisi:

“Yabancılarla İş Yapmanız İçin, Kurumsal ve Şeffaf Olmanız Gerekir”
Uluslararası Yabancı Sermaye Derneği’nin (YASED) hazırladığı Uluslararası Doğrudan Yatırımlar Raporu’na (Mart 2009) göre, 2008’de, dünyada uluslararası doğrudan yatırımlar (UDY) bir önceki yıla göre yüzde 21 oranında düştü. 2007’de ulaşılan 1,8 trilyon dolarlık rekor seviye karşısında, 2008’de bu rakam 1,4 trilyon dolarda kaldı. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü (UNCTAD) tarafından yayınlanan ilk geçici verilere göre ise UDY girişlerinin 840 milyar dolarını gelişmiş ülkeler, geri kalanını ise gelişmekte olan ülkeler ve geçiş ekonomileri aldı. UDY girişleri, gelişmiş ülkelerde yüzde 33 azalırken, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 3,6 artış görüldü. 2009 yılında UDY akışlarına ilişkin beklentiler ise bir önceki yıla göre daha da karamsar bir tabloya işaret ediyor ve akışların 1 trilyon dolar seviyelerine düşmesi olası görülüyor.
Bunun yanında 2008, krizin etkilerinin derinleşmesi ile ilan edilmiş pek çok anlaşmanın da iptal edildiği ve işlemlerin toplam değerinin 2005 yılından bu yana en düşük seviye olan 3 milyar dolar seviyesine geri döndüğü bir yıl oldu. Türkiye’de ise 2006 ve 2007 yıllarında 20 milyar dolar seviyesinde gerçeklesen UDY girişleri, dünya geneline paralel olarak, 2008’de yüzde 18 oranında düştü ve 18 milyar dolar oldu.
Evet, bu tablonun yansımalarını her gün izliyoruz… Ancak tüm bu bilgilerin ötesinde, raporun ilgi çeken bir boyutu daha var. Bu da şirketlerin likidite darlığı karşısında yeni bir yola yönelmeleri… Rapor, önümüzdeki 3 yılda ortak girişim ve stratejik işbirliklerinin, birleşme ve satınalmalara göre daha çok tercih edilen yöntemler olacağını ortaya koyuyor. Bu da KOBİ’ler için, yeni açılım fırsatı anlamına geliyor...
Türkiye’deki yabancı şirketlerin ve yatırımların önemli bir bölümünü temsil eden YASED’in Yönetim Kurulu Üyesi ve aynı zamanda PricewaterhouseCoopers Vergi ve Mali Hukuk Hizmetleri’den Sorumlu Yönetici Ortağı Adnan Nas, yeni bir dönüşüm döneminden söz ederken, özellikle KOBİ’lerin şeffaf birer şirket haline gelmesinin stratejik önemine dikkat çekiyor… Bu ve daha birçok sorunun çözümü olan, “kurumsallaşma” konusunda ise ne yazık ki pek de istekli davranmıyoruz. Kısa vadeli düşünüyoruz… Nas, tüm bunların nedenini ise net bir şekilde özetliyor: “Girişimcilik ruhumuz yüksek, cesaretimiz var, ancak “büyük düşünme” yanımız zayıf. Küçük kazanımlardan sonra rehavete kapılıyoruz, nefesimiz tükeniyor…” Tüm bu nedenler, büyüme, yeni pazarlara açılma, ortaklık ve stratejik işbirlikleri gibi fırsatların da önünü kesiyor...
Türkiye’nin özellikle 2005-2007 döneminde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında yaşadığı artışı nasıl yorumluyorsunuz?
Aslında bu sorunun yanıtına, 2001-2002 krizlerini yorumlayarak başlamak daha doğru olacaktır. Bu krizlerden sonra Türkiye, yaşadığı tecrübenin de etkisiyle farklı bir döneme girdi ve tedbirler almaya başladı. Bu noktada şunun da altını çizmekte yarar görüyorum: Biz kendiliğinden proaktif ya da reformist olabilen bir ülke değiliz. Yaşayıp gördükten sonra, mecbur kaldığımızda reform yapıyoruz… 2001 krizi de, bizi reform yapmaya mecbur bırakan bir dönemdi. Özellikle bankacılık sektöründe, hepimizin bildiği gibi önemli bir dönüşüm yaşandı. Son krizde, herkesin üzerinde durduğu gibi, bankacılık sistemimizin bu kadar güçlü durmasının temel nedeni de buydu... Bunun dışında, diğer alanlarda da bir reform iradesi beyan ettik ve hepsini gerçekleştiremesek de, en azından IMF’nin desteğinde hazırladığımız istikrar programını uyguladık. Çok önemli bir adımdı. Çünkü bu adımın dış dünyadaki anlamı şuydu: Siyasal sorumluluğu almış bir hükümet! Bu nedenle ben, parlak bir performans gösterdiğimiz, 2002-2007 dönemini her şeyden ayrı tutmak istiyorum. Bunun doğrudan yatırımlara yansıması ise 2004’ten sonra oldu, keskin bir çıkış başladı.
Tek faktör, istikrar mıydı dersiniz?
Benim baktığım resimde, 2004 yılı sonunda başlayan AB görüşmeleri de çok önemli bir kriterdir. Bakın, bir örnek vereyim: Biz temasta bulunduğumuz tüm yabancı yatırımcılara, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin yatırım için ne kadar cazip bir ülke olduğunu anlattık. Ancak şöyle bir yanılgıya kapılabiliyoruz: Burada yaşadığımız için, tüm dünyanın Türkiye’yi bizim kadar iyi tanıdığını düşünüyoruz. Ama dünya Türkiye’yi yeterince tanımıyor. Dolayısıyla yatırımcılar açısından bakıldığında da, imajımız pek iyi değildi. AB ile müzakere sürecinin başlaması ile şöyle bir algı gelişti: ‘AB’ye üye olmayı düşünüyorlar. Demek ki aynı dili konuşacağımız bir ülke.’ Bunun anlamı şu: AB’ye üye olmayı düşünen bir ülkenin ne tür reformlar yapacağını biliyorlardı. Dolayısıyla ortak bir standart oluşacaktı… Bu yolda ilerleyeceğimizi gördüler ve bu da yatırımları önemli ölçüde etkiledi...
Sizce Türkiye, dışarıdan bakılınca daha önce nasıl bir ülke olarak görülüyordu? Ya da şu anda nasıl görünüyor?
Kongo’ya ya da Sudan’a yatırım yapar mısınız? Sizin gözünüzde nasıl bir imaja sahipler? Ne yazık ki Türkiye’nin imajı da bir Amerikalı ya da İsveçli yatırımcının gözünde farklı değil… Söylediğim gibi, bizi tanımıyorlar. Bakın, gayrimenkul yatırımlarındaki patlama olana kadar, Türkiye’ye çok yakın ülkelerden dahi, bu amaca sahip yatırımcılar gelmemişti. Bu tip şirketlerin ve kişilerin ilk geldikleri yerler, bizim gibi danışmanlık şirketleridir. Bilirsiniz, öncelikle bize gelir, danışmanlık alır, daha sonra yatırım kararlarını verirler… İşte o sırada gayrimenkul yatırımları yapan fonların CEO’ları da gelmeye başladı. Çoğu da Almandı. Hatta bir gün, birlikte olduğumuz bir Alman fonunun CEO’su şöyle dedi: ‘İstanbul ne kadar güzel bir şehirmiş’ Ben bu yorum karşısında oldukça şaşırdım ve ‘İnanmıyorum, daha önce bilmiyor muydunuz?’diye cevap verdim. Hayatı boyunca, İstanbul’a gelmek aklına gelmemiş, düşünün! Halbuki Almanya’dan buraya gelmek, 2 saatlik uçak yolculuğu değil mi? Onu İstanbul’a çekememişiz, merak edip gelmemiş… Türkiye’nin bilinirliği ve imajı çok iyi değil… Ancak AB görüşmeleri ve IMF programı ile gelen reform prosesi üst üste gelince, bir sinerji oluştu. Yatırım açısından yansımaları ise çok iyi oldu. Türkiye’deki risklerin azaldığını gördüler, bu onlar için çok önemli bir göstergedir. Şimdi hangi yatırımcı Irak’a yatırım yapar? Çok zorlanırlar. Amerikan ordusu orada olmasına rağmen Amerikan yatırımcılar bile zor gidiyor. Kısacası, bir ülke saydamsa, açık ve adilse yatırımcı gelir.
Peki, bugün, hala yabancı yatırımcı için cazip bir ülke konumunda mıyız?
Hayır, ne yazık ki bunun için yapacağımız çok şey var. Örneğin hukuk sistemimiz, onlar için hala güven vermiyor. Bir yatırımcı öncelikle, ‘Hakkım yenir mi’ diye merak eder… Örneklerden sonuçlar çıkarır. Size bununla ilgili pek çok kötü örnek verebilirim. Örneğin, geçmişe yönelik kanunlar çıkarılıyor, kazanılmış haklar geri alınıyor… Bunlar çok ciddi etkilerdir. Hala düzelmiş değil ama buna mukabil, az önce söylediğim gibi genel makro ekonomik istikrar düzeldi. Ama hukuk güvenliği, bürokrasi, su istimaller vb. açılardan, notumuz hala çok yüksek değil. Bununla birlikte, Türkiye ekonomik verileri ile dünya sıralamalarında da olması gereken yerde değil… Bu da yatırımları doğrudan etkileyen bir durumdur. Rekabetçilikte dünya sıralamasında 56-60’ıncı sıralar arasında gidip geliyoruz. Bir zamanlar 90’ıncı sıradaydık, ilerledik ama hala ilk 50’ye giremiyoruz. Bu kötü! PriceWaterhouseCoopers olarak, bu alanda sürekli çalışmalar yapıyoruz, şirket olarak Dünya Bankası’na, yatırımcılara ilk elden bilgi veren bir şirketiz. Bütün bu endekslerin düzelmesi için raporlar yazıyoruz, kamu otoritesine veriyoruz, ilgilileri uyarıyoruz… Bizim gibi de pek çok kuruluş bunu yapıyor. Ancak yine de yükselmemiz kolay olmuyor. Türkiye’nin potansiyeli çok daha büyük, bunun için hepimizin gayret göstermesi lazım.
Peki, o dönemde yeterince yabancı yatırım çekebildik mi dersiniz?
Bir noktaya dikkat çekmek isterim. 2002-2007 arasında böyle bir durum yaşanmasının bir diğer nedeni, uluslararası konjonktürün uygun olmasıydı. Likitte bolluluğu vardı, biz de bu bolluktan ilk kez yararlanmış olduk. Eskisi gibi olsaydık, bu mümkün olmayacaktı. Yatırımlar bir yerlere gidecek, ama bize gelmeyecekti. Ancak bizim kapasitemizde bir ülkenin, 40-50 milyar dolar düzeyinde yatırım çekmesi gerekir… Ama dediğim gibi, bunun önünde pek çok yapısal engel var. Bunun yanında, şirketlerimizi ilgilendiren yapısal zaaflar da var.
Şirketlerin yapısal zaafları derken, KOBİ’leri de bu değerlendirmenin içine alıyor musunuz?
Türkiye esas itibariyle KOBİ’ler ülkesi… Zaaflarımızın önemli bir bölümünde, elbette KOBİ’ler de var. Ancak bu zaafların önemli bir bölümü, sıkça konuşulduğu gibi, KOBİ’lerin çoğunlukla aile şirketleri olmasından kaynaklanmıyor! Aile şirketi olmak zayıf olmak demek değildir. En önemli sorunumuz, kurumsallaşamamak. Kurumsallaşmak demek, çoğu insanın anladığı gibi, aile üyelerinin gidip, yerlerine profesyonellerin gelmesi demek de değildir. Bu durumun sonucu daha kötü olabilir. Kurumsallaşmak, işin şahıslardan bağımsızlaşmasıdır. Bu da ister patron, ister profesyonel olur. Eğer bir şirket, şahıslara çok bağlı olmadan yoluna devam edebiliyorsa, kurumsallaşmış demektir. Bu açıdan baktığınızda, aile şirketlerinin avantajları da vardır. Çünkü aileler o akıl, ruh ve dönüşüm sürecini yönetebilirlerse, nitelikli profesyonelleri de alacak vizyona sahiptirler demektir. Onların alınması durumunda daha çok kar edeceklerini de bilirler. Türkiye’deki KOBİ’lerde zaaflar burada başlıyor.
Ama nitelikli profesyoneller de KOBİ’ler için çalışmak konusunda pek istekli davranmıyor…
Ne yazık ki öncelikle, bu nitelikli profesyonelleri cezp edecek özellikleri yok. Yönetim rolleri, iş tanımları, sorumluluklar belli değil… Bunun dışında, işletme sermayesi eksikliği var, yani işletmelerimizim çoğunun ölçeği çok düşük, rekabet edebilecek düzeyde değil. Bakın, Türkiye’de 1000 kişiyi aşan istihdama sahip olan şirket sayısı 216. Biz burada danışmanlık şirketi olarak 1200 kişiyiz. Demek ki birçok sanayi şirketinden daha fazla büyümüşüz… Ama bu durum ekonominin gücünü azaltıyor. Bunun en önemli nedeni ise şirketlerin büyük bir ölçeği yönetecek bir paradigmaya sahip olmamaları, ortaklıktan kaçmaları, korkmaları, bilgi altyapılarının olmaması… Siz, şirketinizle ilgili bilgileri doğru bir şekilde yönetemezseniz, gerek mali tablolarınız, gerek iş tablolarınız gelecek için bir umut vaat etmeyecektir.
Ortaklık, birleşme ya da satın alma söz konusu olduğunda da bu durum negatif etki yaratacaktır…
Kesinlikle... Örneğin şimdi bir yatırımcı gelecek, şirketinizi almak isteyecek… Güzel bir ürününüz var, piyasada da isim yapmış… Ama bu şirketinizin değerini ölçebilmeleri için, onlara bilgilerinizi verebilmeniz gerekir. Nakit akış tablolarının, geleceğe yönelik nakit projeksiyonlarının, iş planlarının olması gerekir. Bunları sorduğumuz zaman ‘Hadi bir yemek yiyelim, hallederiz’ gibi yanıtlar alabiliyoruz. Dolayısıyla bu noktalar da kurumsallaşma sorunlarını yansıtıyor. Rapor üretemiyor, bilgi veremiyorlar. Yabancı yatırımcılarla aynı dilde konuşamıyorlar. Biz bunları yıllardır anlatıyoruz. Ancak tek neden, şirketlerdeki zihniyet sorunu değil. Hükümetlerin de bu konuyu gündemde tutması lazım...
Masanın diğer tarafında neler yapılması gerekiyor?
Ciddi bir değişim programı gerekiyor… Yalnızca hükümet değil, meslek örgütleri, odalar, birlikler… Mevzuatın, yapıcı ve teşvik edici yönde değişmesi gerekiyor. Bakın, bir örnek vereyim. Şimdi bir yasa tasarısı gündemde, bu yöndeki hazırlık çalışmalarına biz de katıldık. Bu günlerde, KOBİ’lerin birleşmesinde, vergi birleşmesi boyutu ele alıyor. Etkileri çok olumlu olacak bir adım… Ancak bu tür birleşmelerde, bilançolardaki değerler gerçek olmadığı için sağlıklı sonuç almak imkansız… Şimdi bilançodaki değerlerle gerçek değerler birleşse bile, oradan doğan karı vergilemeyen bir Yasa Tasarısı Meclis’e sevk edildi. Ayrıca birleşmeden sonraki ilk 3 yıl, Kurumlar Vergisi indiriminin yapılması da gündemde. Bu tip adımların daha önce atılması gerekiyordu. Biz henüz bu noktalara geliyoruz… Böyle yeni bir kanun gelince çevremizdeki birçok şirketten sorular gelmeye başladı. Bu yeni dönemden nasıl yararlanacaklarını merak ediyorlar. O zaman ölçekleri büyütme, bir araya gelme ve birleşme imkanı oluşuyor. Bunların gerçek birleşmeler haline dönüşmeleri şartıyla, elbette bu tür adımlar faydalıdır.
Peki, yabancı sermayeye küreselleşme açısından bakarsak, KOBİ’lerin bu alandaki fırsatlarından da hep çok söz edilir… Siz ne düşünüyorsunuz? Yabancı sermaye ile buluşmanın daha başka birçok yolu var mı dersiniz?
Burada ben bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Küreselleşmeyi aslında çoğu kişi yeterince iyi analiz etmiyor. Romantik nedenlerle, karşısında olanlar da var. Aslında küreselleşme, rekabet ve fiyatların düşmesine bağlı olarak, tüketicinin avantajı olan bir durumdur. Örneğin, bir kot pantolonu Nişantaşı’ndan çok pahalı bir bedelle alırken, ondan çok daha ucuzunu dünyanın bir ucunda bulabilirsiniz… Dolayısıyla tüketicin lehine olan bir şeye kötü dememiz mümkün değil. Tam tersine, ona uyum göstermeyi ve yararlanmayı bilmemiz lazım. Bunu bilmezseniz, yok olursunuz. Sorunuza gelecek olursak, aslında küreselleşme süreci en fazla KOBİ’ler için önemlidir. En önemlisi, çok büyük bir pazarda görünür hale geliyorlar. Eskiden uçağa atlayıp gidebilecekleri yere, şimdi internet üzerinden satış yapabiliyorlar. Bu da çok ucuz bir altyapı ve giderek ucuzluyor. Dolayısıyla KOBİ’lerin küreselleşme sürecine hızla entegre olmasında büyük yarar var.
Peki, KOBİ’ler bu açılımı yaratabiliyor mu?
Ne yazık ki hayır. Bunun nedeninde ise az önce saydıklarımın payı büyük… Ölçekleri çok küçük, raporlamaları yok vb. Onlara en fazla yarar getirecek bu küreselleşme ihtimalinden, bir yabancı ortaklıkla ya da işbirliği ile yararlanabilirler… Bunun için mutlaka şirketinizi satmanıza gerek yok, işbirliği de yapabilirsiniz… Ama bunlardan uzak kalıyorlar. Neden nitelikli elemanları yok? Ürettikleri raporlar yok? Neden korkuları var? Çünkü alıştıklarını, babalarından gördükleri uygulamak istiyorlar. Avantajları değerlendiremiyorlar… Bu küresel kriz, dışarıdan gelen kaynakları da azalttı. Dolayıyla istediğiniz kadar alıcı bulamıyorsunuz. Bugün, satın alma, birleşme veya devir için, 2002- 2007 dönemindeki gibi büyük akımlar yok… Ancak şimdi, stratejik işbirlikleri ve ortaklıkların yıldızı yükselebilir. Bu yolla dış yatırım da çekebiliriz. Bununla ne demek istiyorum? Şirketinize gelip, elini uzun süreli olarak, sizinle birlikte taşın altına koyabilecek bir ortağınız olabilir… Ama dediğim gibi, bunun için yapısal zaafları aşıp, onlarla aynı dili konuşmak lazım.
YASED olarak, siz burada hangi noktadasınız? KOBİ’lere bu yönde yol göstermek ya da rehberlik yapmak adına çalışmalarınız var mı?
YASED olarak, elbette bizim de çok önemli görevlerimiz var ve bunları yapmaya çalışıyoruz. Ama tabii bu kadar kapsamlı bir konuyu, bir dernek olarak, tek başına ele almamız mümkün değil… Hükümetin, odaların, birliklerin, meslek örgütlerinin, derneklerin, tüm reel sektör temsilcilerinin vb. bu durumun farkında olması gerek. Bizim de bu konuda yol göstermemiz gerek. Türkiye’de yatırım yapmış olan yabancı şirketlerin, çok ciddi bir sözcülük görevi var. YASED konuştuğu zaman, o şirketler konuşmuş oluyor. Bu çok önemli bir şey, çünkü bizim başka dernekler gibi binlerce üyemiz de yok. 200 üyemizin, hepsi uluslararası şirketlerdir, YASED’in önemli bir gücü var. Bu durumdan ne Türkiye, ne de YASED üyeleri olarak bizlerin tam olarak yararlanamadığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyla derneğin yönetim kurulu olarak, bunu arttırmak istiyoruz. Tabii burada kastım, değer yaratmayan bir gürültü oluşturmak değil! Bizim yol gösterici, kanaat ve düşünce önderi ve uzman bir yapı olmamız gerek. İşin özüne girmeliyiz. Örneğin herkes Türkiye’nin yatırım için çok cazip bir ülke olduğunu söylüyor. Hayır, bence, bazı iller dışında değil. Örnek vereyim: İstanbul dışında kaç ilde nitelikli eleman bulabiliyorum? Bu büyük bir zaaf, büyük bir engeldir. Yabancı bir yatırımcıya, ‘Gel, Doğuya teşvik verdim, Bitlis’de yatırım yapıyorum’ diyorsun… Yapar mı? Her şeyden önce, orada İngilizce bilen kaç kişi olabilir? Ya da istihdam edeceği insanların, gidebileceği bir sinema var mı? Yani bu iş o kadar kolay değil. Yalnızca bir kanun ya da teşvikle olmuyor. Bir dönüşüme ihtiyaç var. Ve dönüşüme yardımcı olacağı için, AB süreci iyidir. AB sürecinin iyiliği, sonunda tam üye olmaktan ziyade, sürecin ta kendisidir. Gerçekleştireceğimiz reformlardır. Zaten sonunda, o seviyeye ulaşırsak, tam üye olmamız da önemli değil.
Peki, çözüm tarafına gidersek, yapısal değişikliklerin dışına çıkarsak, sahaya inersek, KOBİ olursak… Çözüm nedir?
Bir defa şirketlerini daha saydam hale getirmeliler… Burada neyi kastediyorum? Şirket borsaya açık olmasa bile sanki açıkmış gibi davranmalı, bunun gerekliliklerini yerine getirmeli… Dışarıdan bakıldığında, nereye gittiği, hedefleri görülmeli… Şu anda, ne yazık ki şirketlerimizin çoğunda bunun eksikliği var. Yalnızca vergi için tuttukları bir sistem var, onu da yılsonuna doğru düzenliyorlar. Dolayısıyla kimseye bilgi vermiyorlar. Hatta işin sahiplerinin bile bilgisi olmuyor… Patronların bir ajandası vardır, işi oradan takip ederler. Bu durumu terk etmek lazım. Tabii değişim var ama yeterli değil. ‘Gizlendikçe daha avantajlı oluyoruz’ mantığını terk etmemiz gerek. Bizde, özellikle bazı sektörlerde kayıt dışı yüksektir, biliyorsunuz. Bunu, özellikle medya oldukça sert yorumlar. Hayır, aslında, kayıt dışı şirketin kendisine daha fazla zarar veren bir durumdur. Örneğin, işinizi küçük gösterdiğiniz sürece bankalardan kredi alamazsınız… Yabancı veya yerli ortak adayı, böyle bir bilançoya itimat göstermez. Dolayısıyla o şirket de küçük kalmaya mahkum olur… Dışarıdan baktığınız zaman, araba, ev, yat kat gibi sembolik değerlerle o kişileri zengin sanırsınız… Ama genellikle şirketin kendisinde bir şey yoktur. Bugün baktığınızda bir Finlandiya şirketi, çelikte bir numara olabiliyor. 5 milyon nüfuslu Finlandiya Nokia’yı da ortaya çıkarıyor. Nokia bizim ilk 500 şirketimizin tamamı kadar! Kazanıp kaçarsanız, tek seferlik kazanımlar elde etmenin planını yaparsanız, başarıya ulaşamazsınız...
Söylediklerinizin uygulamasında bazen tek başına hareket etmek de hayli zor… Danışmanlık almak çözüm olabilir mi?
Türkiye’de danışmanlık almak pek rastlanılan bir konu değildir, biliyorsunuz… Ancak kanunla zorunlu hale getirildiğinde, yapılır. Bizim şirketimizde de en fazla denetim ve vergi bölümleri büyür. Ama insan kaynakları, yönetim, kurumsal finans, şirket birleşmeleri, aile şirketleri gibi alanlardaki bölümlerimiz küçük kalır. Çünkü bu bölümler kanun tarafından zorunlu tutulmayan konuları kapsadığı için, şirketler tarafından tercih edilmez. Aslında mühim olan nokta, şirkete değer katacak hizmetleri dışarıdaki uzmanlardan almak olmalıdır. Türkiye’de ise ne yazık ki ‘Bir danışman, benden daha fazla neyi bilebilir’ gibi bir anlayış hakim. Ancak, bir ürünün üretiminde uzman olmakla, yönetimsel konularda uzman olmak arasında çok fark vardır. Bu biraz da bilinç meselesidir. Ancak yabancı bir ortaklık yaptıklarında, yabancı bir danışman ile çalıştıklarında konunun önemini daha iyi görüyorlar.
4