Egoluyum, Egolusun, Egolu

Son zamanlarda her yerde karşı­ma çıkıyor. Ya da artık hayata farklı bir gözle bakıyorum... Ka­bul, Türkiye, turizm, tarım, ma­den cenneti bir ülke. Ama en büyük zenginliğimiz, egomuz! Biz egoyu, içten içe çok severiz, onsuz hayatımızın rengi, tadı tuzu olmaz. Yavan olur.

İşimin ve hayatımın en önemli bölümünde insan okumak var. Toplantıda karşımda oturan yönetici, iş görüşmesi yaptığım bir aday, restoranda yanımda oturan bir çift… Sesler, mimikler, kelimeler, beden hareketleri... Bunların hepsi, insanın ha­yatından, geçmişinden, bugününden, aile­sinden, hayallerinden, hırslarından, do­yumlarından ya da tatminsizliklerinden ipuçları verir. Eğer yeterince insan deneyi­miniz varsa, birkaç dakika içinde hemen parçalan birleştirir, onu çözersiniz. Bazen de bundan yorulur, çözememek, tanıya­mamak istersiniz. Bu, başka bir konu...

Detayına girmeyeyim, işte böyle bir dö­nemden geçerken, son zamanlarda "ben" kelimesine takılmış durumdayım. Algım aralıksız çalışıyor, sürekli kulağımda çın­lıyor. Ne kadar çok seviyoruz "ben" kelimesini... Ortada bir başarı varsa, o "be­nim". Evet, o projeyi ben yaptım... Konuş­malar böyle başlıyor, boğarak, yorarak, yuvarlanarak gidiyor.

Ben Var Ya Ben

Çoğunlukla iş görüşmesine gelen adayları tebessümle dinlerim. Hani, "biz" ya da "aktif olarak çalıştığım projede" dese, işi alacak. Ama kendisiyle sorunlarını çöze­memiş insanların, çözüm odaklı davrana­bileceklerine inanmıyorum. Bu sonuç, de­neyimle sabitlenmiştir. CV'lerini okumak da çoğu zaman eğlencelidir. Arka arkaya, pek çok böyle "ben" projesi sıralanır. Par­don, klonlama aktif olarak kullanılıyor da, bizim mi haberimiz yok? Bu "ben", kim­lerden oluşur, kaç kişilik bir kümedir? Or­taya şöyle basit bir denklem koyacağım, gerisini siz düşünün: Ağacın meyveleri ne kadar çok olursa, dallan da yere o kadar yakın olur! Dolayısıyla gerçekten çok iş yapan, iyi iş yapan, az anlatır. Konuşmaktan ziyade eyleme odaklanır.

'Ben, yıllar önce fark etmiştim.’ ‘İlk ben gördüm.’ ‘Ben, bunun böyle olacağını sana söylemedim mi?’ ‘O bana ilk kez geldiğin­de, ben nasıl biri olduğunu hemen anla­mıştım.’ ‘Ben çok iyi araba kullanırım.’ ‘En güzelini ben alırım.’ ‘Ben, bu konuyu çok iyi bilirim.’ Ben, ben, ben, ben... Peki ya, neden? Ben, bu kadar iyiyse neden etrafı­mız bu kadar çok vasat, ortalama durum ile çevrili? Sen, bu kadar iyiysen, neden bu­gün buradasın? En iyilerin kanıtları nere­de? Belki de biz, onlara inanmak istiyoruz. "Biz" diye konuşanların, daha sessiz, daha mütevazı duranların, hayatla meselesini çözmüş, 'Aynası işidir insanın' diyenlerin, konuşmaktan çok dinlemeyi, öğrenmeyi sevenlerin farkını görecek kadar analitik düşünemiyoruz. Hoşumuza gidiyor süslü "ben"ler... Onlara inanmak istiyoruz, tes­lim olmak, sorumluluğu vermek, kendimi­zi bırakmak... Sanki bir insan, ne kadar çok konuşursa, sesi ne kadar yüksek olur­sa, ne kadar çok çınlarsa ve tırmalarsa, eserse ve gürlerse, o "tamam" oluyor. On­lar, tuttuğunu koparıyor. Hayır, koca bir yalan! Kimileri de o güçlü seslerin gerisin­de, kendi halinde çalışırken, yaşarken, ba­şarırken ya da gelişirken, "ben" ile barışa­mıyor. Onu pek sevmiyor. Ama "ben"ciler­den daha çok değer yaratıyor…

İçindeki ben ile ilişkisi güçlü olanların, Türkiye'de fazlasıyla sevilen başka önemli meziyetleri de vardır çoğunlukla. Örneğin, ne kadar ezerlerse, seslerini ne kadar çok yükseltirlerse, o kadar güçlü olduklarını düşünürler. Nezaketi "zayıflık, otoritesiz­lik" olarak tanımlarlar... Dahilik boyutun­da zekaya sahip olanların, hayatla kavgala­rından, arızalarından ilham alırlar. Ama dikkatinizi çekerim, dehalarından değil, arızalarından... Zira ne kadar az sevilirler­se, o kadar başarılı bir yönetici olurlar. Tespit budur! Sesiniz tok, duruşunuz sert, bakışlarınız da biraz hırçın olacak. Karşı­nızdakini biraz tahammülsüzce dinleye­cek, konuya bakış açınızı aktarırken, yine arada bir "ben" diyeceksiniz. Alaycı bir ba­kışınız olacak. Ama yeri gelmişken, bu se­viyedeki "ben" taktiğini de paylaşayım he­men: "Amerika'da", "XXX şirkette", "ünlü işadamı XXX ile çalışırken" gibi kelimeler­le başlayan cümlelerin içine "ben" yerleşti­riliyor. Böylelikle ne kadar başarılı bir "ben" olunduğu, dış güçlerle pekiştiriliyor.

Sevilmiyorum, Başarılıyım

Böyle durumlarda aklıma, yıllar önce, çok değer verdiğim bir iletişim duayeninin, ba­na verdiği bir hayat dersi gelir: “Bir yöneti­ci ne kadar az sevilirse o kadar başarılıdır, çalışan adam sevilmez, onu elinde tutmalı­sın!” Sahibi olduğu şirkette, sesi yüksek çı­kanların etrafını sarmaladığı, hatta üst kat­taki odasına, onlardan başka kimsenin gi­remediği ile ilgili hikayeler anlatılır bol bol... Aşağıya pek inmez, üst kattaki oda­sında, kendi dünyasında yaşar. "Ah bir in­se, bizi bir dinlese" diye başlar çalışanları konuşmaya... Kimileri gider, yerlerine yeni­leri gelir. Onun dışında, etrafındaki azınlık­taki herkes, şirkettin patronudur. Dikkati­nizi çekmek istiyorum: Yönetici değil, pat­ron! Ziyadesiyle patronculuk oynamayı se­verler. Daha doğrusu "benleri" bunu sever.

Bense medeni bir coğrafyada, böyle kişi­liklere psikolojik destek verildiği düşüncesindeyim. Bu yüzden, çok sesli, çok "benli", koro halinde konuşan insanları etrafımda tutmaktan kaçıyorum. Meyvesi bol, dalları yere yakın ağaçları seviyorum. İçlerinde yaşıyorum. Biliyorum, yönetim derslerinde, detaylara girenlerin, ormana bakması gerekirken, ağaçlar arasında kay­bolduğu söylenir. Ama bence, arada bir ormana dalmak, biraz kaybolmak gerekir. Siz de yapın. Kim, ne kadar "ben", kim ne kadar "biz" bir görün. Deneyimle ispatlı­dır: O zaman orman da daha büyük olu­yor, içeri daha çok ışık giriyor.